Kapat

Büyükbaş Hayvan Yetiştiriciliği

büyükbaş

Büyükbaş hayvan yetiştiriciliği Türkiye’de uzun vadeli en karlı iş fikirleri arasında yer almaktadır. Ancak büyükbaş hayvan yetiştiriciliği yapmayı planlıyorsanız bilmeniz gereken çok önemli ayrıntılar ve ipuçları var.

Büyükbaş hayvan yetiştirmek zahmetli ve kapsamlı bir iştir. Eğer tek başınıza veya 2-3 kişi ile bu işi yapmayı planlıyorsanız, büyük ihtimal ile bütün vaktinizi bu işe odaklamanız gerekecek. Ayrıca yasal olarak da birçok konuda bilgi sahibi olmalı ve işin her noktasında dikkatli ve özverili olmanız gerekiyor.

Bu rehberde büyükbaş hayvan yetiştiriciliği yaparken aklınıza gelebilecek her konuda ayrıntılara yer vermeye çalıştık. Yalnızca bu rehber ile bile büyükbaş hayvan yetiştiriciliği yapabilirsiniz. Kapsamlı ve el kitabı olabilecek düzeyde bilgiler sağlamaya çalışacağız…

İŞLETME KURULUMU

  • Hayvancılık; yılda 365 gün, haftada 7 gün, günde 24 saat emek istediğinden
    öncelikle sevilerek yapılması gereken bir iş kolu olarak değerlendirilmelidir.
  • Pazar imkanları doğrultusunda karlı bir işletmecilik faaliyetinin yapılıp
    yapılamayacağı çok iyi araştırılmalıdır. Bir başka ifadeyle işletmenin kurulması ve
    işletilmesi halinde avantajlı ve dezavantajlı yönlerini ortaya koyacak fizibilite raporu
    hazırlanmalıdır. Rapor doğrultusunda faaliyete başlanılmalıdır.
  • Büyükbaş hayvan yetiştiriciliğinde, tecrübenin (usta-çırak) başarılı olmada
    önemli rol oynadığı unutulmamalıdır. Kısa dönemli (10 yıldan az) yaklaşımlarla
    yetiştiricilikten kar elde edilmesi imkansıza yakındır.
  • Verim üzerinde her zaman çevre faktörlerinin, genetik faktörlerden çok daha
    fazla etkili olduğu unutulmamalıdır (birçok araştırıcı çevre etkisini % 70, genetik
    faktörünü % 30 olarak hesaplamaktadır).
  • Süt sığırcılığı faaliyetleri, kuşaktan kuşağa geçmesi gereken bir iş kolu olması
    nedeniyle toprak, su yönetimiyle birlikte ele alınmalıdır.
  • Kültür ırkı bir büyükbaş hayvan için yıllık gerekli olan kaba yem miktarı 4,5 ton
    olarak hesaplanmaktadır. 4,5 ton kaba yem, yaklaşık 7 ton mısır silajı ile 1,5 ton kuru
    ota (yonca, fiğ, arpa-yulaf-buğday hasılı, korunga vb.) denk düşmektedir. Bu nedenle
    kurulacak veya kurulu hayvancılık işletmesinin kaba yem üretimi yapabileceği
    hayvan başına en az 2,5 dönüm sulu veya 5 dönüm kuru arazisi olmalıdır.
  • Kaba yem üretimi için arazisi bulunmayan işletmelerin uzun dönemde yaşama
    şansının olamayacağı bilinmelidir. Aynı zamanda ortaya çıkan hayvansal atıkların çevre
    mevzuatına uygun bir şekilde bertaraf edilerek, toprağın beslenmesinde kullanılması,
    işletmeyi yüzyıllara taşıyacak bir ömür baş edecektir.
  • Bitkilerin yapısının oluşumunda, tohumun yanı sıra toprak, su ve hava da büyük
    bir önem sahiptir. Sığırlara doğru bir rasyon (diyet) hazırlanması, rasyonun temel
    bileşeni olan bitkilerin yapısının iyi bilinmesine bağlıdır. Değişik yerlerde ve şartlarda
    yetiştirilen yem bitkilerinin aynı besin değerlerine sahip olması beklenemez. Bu nedenle
    işletmelerde öncelikli hedef, rasyonu tarlasında/çayırında hazırlamak olmalıdır.
  • Yetiştirilme şartları bilinmeden, dışarıdan satın alınan yem ham maddeleri ile hazırlanan
    rasyonlarda her türlü sürprize hazır olunmalıdır.
  • Son yıllarda kurulan süt sığırcılığı işletmeleri içerisinde başarılı olanların ortak yanı,
    kaliteli kaba yem üretimine sahip olmalarıdır. Başarısız olanların ortak yanı ise yeterli
    düzeyde kaba yemi üretecek arazilere sahip olmamalarıdır. Yani başarının sırı, iyi kalitede
    ve yeter düzeyde kaba yem (yonca, çayır otu, korunga, fiğ + yulaf, hasılların kurutulmuş
    otları ve silaj) üretiminden geçmektedir.
  • Damızlık büyükbaş hayvanlarda, verimli bir ömür süresinin (productive life)
    sağlanmasında işletmenin kaliteli kaba yem üretim kapasitesi 1.derecede rol
    oynamaktadır.
  • İşletme giderlerinin % 60-70’ni oluşturan yemin, kaliteli ve ucuz üretimi için
    yağışı veya suyu bol olan ancak aşırı sıcak olmayan bölgeler tercih edilmelidir.
  • 10/8/2005 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan “2005/9207 sayılı İşyeri Açma ve
    Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik” kapsamında yer seçiminin uygunluğu,
    imar planı kararı gerekip gerekmediği konusunda değerlendirme yapılmalıdır. İşletme
    kuruluşunda yer seçimi ve planlama iyi yapılmalı, imar, sağlık ve çevre mevzuatı
    dikkate alınmalı, gerekli olan izinlerin alınmasının zaman alacağı hesaplanmalıdır.

 

ALTYAPI GEREKSİNİMİ

  • Yol (her iklimde açık, genişliği en az 3,5 m ),
  • Su (1 büyükbaş sağmal hayvanın ortalama günlük su ihtiyacı 150 L. Ayrıca
    +30°C ve üzeri sıcak havalarda bir sağmal hayvanı serinletmede kullanılacak duş için
    günlük 250 L/baş ek su hesaplanmalıdır),
  • Elektrik garanti edilmelidir.
  • Yoğun ve\veya riskli hayvan hareketlerinin yaşandığı besicilik bölgeleri ile ana
    yollara yakın yerlerde özellikle salgın hastalık riski nedeniyle damızlık süt sığırcılığı
    yapılmamalıdır.
  • Ekonomik bir süt sığırcılığı yapabilmek için arazi varlığı da göz önünde
    bulundurularak en az 10 baş sağmal hayvanla işe başlanmalı, kazandıkça hedeflenen
    ekonomik işletme büyüklüğüne ulaşılmalıdır.
  • Başlangıçta 100 büyükbaş sağmal hayvanla kurulacak işletmedeki hayvan
    mevcudunun; farklı yaşlardaki hayvanlarla birlikte ilerleyen yıllarda 100 baş sağmal X
    2,5 = 250 baş hayvan olacağı planlamada unutulmamalıdır.
  • Bir inek canlı ağırlığının % 8’i kadar gübre (dışkı + idrar) üretir. Bu bağlamda
    işletme kurulumunda ortaya çıkacak atıkların yaratacağı çevresel sorunlar, çevre mevzuatı çerçevesinde işletme kurulumunda ciddiyetle ele alınmalıdır. Birçok ülke hayvansal atıkların çevreye zarar vermeden değerlendirebileceği arazi varlığına göre işletme kapasitesini/hayvan sayısını belirlemektedir.
  • Hayvancılık yapılacak bölgenin hayvancılık yapmaya elverişli olup olmadığı
    yönünde, faal veya gayri faal komşu işletme sahipleri/çalışanların görüşlerine
    başvurulmalı ayrıca meteorolojiden (www.mgm.gov.tr ) iklim verileri alınmalıdır.
  • Veterinerlik hizmetleri öncelikle sürü sağlığı yönetimi ve planlamasının bir
    parçası olarak görülmeli, bu bağlamda kaliteli hizmet alımı garanti altına alınmalıdır.
  • Devletçe verilen faiz indirimli krediler dışında orta veya kısa vadeli kredi
    kullanarak, hayvancılık işletmesinin kurulması ve faaliyetlerinin sürdürülmesinin
    mümkün olamayacağı bilinmelidir.
  • T.C. Ziraat Bankası A.Ş. ve Tarım Kredi Kooperatiflerince (TKK) Tarımsal
    Üretime Dair Düşük Faizli Yatırım ve İşletme Kredisi Kullandırılmasına İlişkin Karar
    ve Uygulama Esasları Tebliği yıllık bazda yayınlanmaktadır. Karar kapsamındaki
    yatırım ve işletme kredisi başvuruları, işletmenin kurulacağı veya bulunduğu il\ilçedeki
    Bankaya veya TKK’ya yapılmaktadır. Başvurular Banka ve TKK’nın kendi usul, esas
    ve mevzuatları dahilinde değerlendirilir ve uygun bulunanlara kredi kullandırılmaktadır.
  • Hayvancılığa devletçe verilen yıllık teşvik ve destekler
    http://www.tarim.gov.tr/SGB/TARYAT adresinden takip edilmeli, detaylı bilgiler
    işletmenin kurulacağı il-ilçe gıda tarım ve hayvancılık müdürlüklerinden alınmalıdır.
  • Unutulmamalıdır ki büyükbaş hayvanların yaşam metabolizması çayırlar
    üzerinden inşa edilmiştir. Başka bir ifadeyle çocuklar için süt neyse, sığırlar içinde
    çayır otu odur.

BARINAK

BARINAK YERLEŞKESİ:

-Mümkünse seçilen yer, tarıma elverişsiz olmalıdır. Sığırcılık sitesi (ahır,
gezinme alanı, yem depoları); drenajı zor, düz arazilere yapılmamalıdır. Tesislerin
kurulacağı arazinin hafif eğimli (% 2-5) ve toprağının geçirgen olması oldukça
önemlidir. Olanak var ise, eğimin güney cephesi yönünde olması tercih edilmelidir.
Ülkemizde maalesef yer seçiminde ciddi hatalar (ana yolla yakın, düz ve verimli araziye,
çukurda kalan yerlere, dere yataklarına vb.) yapıldığı gözlenmektedir.

  • İşletme kurulacak yerin yüksekte olması, yağmur kar sularının barınaklardan,
    yem depolarından uzak tutulmasını sağladığı gibi sıcak havalarda serinlik ve
    kuruluk yönünden de avantaj sağlayacaktır. İhtiyaç halinde sert rüzgarlara ve
    kara karşı rüzgar bariyerleri oluşturulmalıdır.
  • Barınaklar özellikle içme suyu kaynaklarına, aşırı sıcak noktalara veya dere
    yataklarına inşa edilmemelidir.
  • Barınaklar ana yoldan ve yerleşim yerlerinden en az 500 metre mesafede, sanayi
    bölgelerinden ve fazla gürültülü, tozlu alanlardan uzakta olmalıdır.
  • Barınaklardan, hakim rüzgarlar ile yerleşim birimlerine olası toz ve koku
    taşınımını en aza indirecek bir yer seçilmelidir.
  • Bölgedeki barınaklar ve yapılar gözlemlenerek, çıkarsamalar/tecrübeler mutlaka
    karar sürecine dahil edilmelidir.
  • Hayvancılıkta karlılığın yolu verimli araziye sahip olmaktan geçmektedir.
    Ülkemizde verimsiz ve eğimli arazilere işletme kurma imkanı varken, maalesef
    düz ve taban suyu yüksek 1. Sınıf tarım arazilerine kurulmuş işletmelere sıklıkla
    rastlanılmaktadır.
  • Taban suyu yüksek, düz araziler özelikle sinekler için uygun yaşam alanları
    oluşturmaktadır. Sineklerin mekanik zararlarının yanı sıra hayvanlarda mastitis,
    LSD, Mavidil gibi hastalıklara sebebiyet verebileceği unutulmamalıdır.
  • Merada daha az görülen kavgacı davranış ve buna bağlı yaralanmalar, kapalı
    barınaklarda oldukça fazladır. Bunun ana sebeplerinden birisi hayvanın fiziksel ve
    sosyal olarak ihtiyaç duydukları alanının yeterince karşılanmamasıdır. Kavgacı (sinirlilik) davranışla hayvan başına ayrılan alan ( durak, yemlik, gezinti, sağım alanları vb.) arasında zıt yönlü bir bağlantı vardır. Bu nedenle durak, yemlik, suluk, gezinti ve
    sağım alan hesaplamalarında hayvanların sosyal davranışlarına uygun rahatlık esas alınmalıdır.
  • İşe başlarken barınakta hayvanların yattığı, yem yediği, gezindiği ve sağıldığı
    yerler ile yem dağıtımı, gübre temizliği ve diğer bakım işlerinin kolaylıkla
    yürütülebileceği alanların doğru bir tasarımı yapılarak, başta iş sağlığı ve güvenliği
    olmak üzere işgücü, makine, ekipman ve enerjiden tasarruf edilmelidir. Kısaca
    barınaklar ve depolar yorucu olmamalı, gösterişten uzak, havadar ve fonksiyonel
    olmalıdır.
  • Besi ahırları, süt sığırı ahırlarına dönüştürülmeye çalışılmamalıdır. Ancak
    ülkemizde astarın yüzünden pahalı olduğu bu tür dönüşümlere maalesef zaman, zaman
    rastlanılmaktadır.
  • Barınaklar; yerelde kolay ve ucuz bulunan malzemeler kullanılarak, hayvanların
    yaşam tarzına ve davranışlarına uygun inşa edilmelidir.
  • Barınak tasarımlarında; bakteri, mantar, parazit ve virüs artışını sınırlayan, temiz
    havayı garantileyen kuruluk esas alınmalıdır.
  • Barınaklar; hayvanı aşırı sıcaktan, soğuktan ve güneşten, kirli havadan, yüksek
    nemden, çamurdan ve hava cereyanından koruyacak şekilde inşa edilmelidir.
  • Ülkemizde yatırımcılar/yetiştiriciler, barınak inşasında iç ortamın her zaman
    havadar, kuru ve temiz kalması gerektiğinden ziyade daha çok soğuğa
    odaklanmaktadırlar. Bu durum sıklıkla barınaklarda hava kirliliği ve rutubetin
    yükselmesi/artmasıyla sonuçlanmaktadır.
  • Ülkemizde yıllık ortalama güneşli gün sayısı göz önünde bulundurulduğunda
    büyükbaş hayvanın ihtiyaç duyduğu/rahat ettiği temiz ve kuru ortamı sağlamada birçok
    bölgede duvarsız açık ahır sistemleri (soğuk iklim bölgelerinde kuzeyi kapalı) daha
    başarılı olmaktadır. Bu nedenle aşırı soğuk, yağışlı veya rüzgarlı havalarda hayvan
    barınaklarında duvar vazifesini görecek brandalı rüzgar perdesi kullanılmasında fayda
    vardır.
  • Sundurmalı açık serbest bölmeli barınakların kuzey güney yönünde yerleşimi ile
    güneşin ısıtıcı ve kurutucu etkisinden yararlanılmalıdır.
  • Serbest duraklar üzerinde maksimum hava akımı ile soğutma etkisi yapacak
    şekilde gölgelikler oluşturularak, sıcaklık stresi azaltılmalıdır.
  • İşletmede; giriş ve çıkışların kontrolü, hayvan faaliyetlerinin izlenmesi için 7/24
    kamera sistemi oluşturulmasında fayda vardır.
  • Ülkemizde yatırımcılar, barınaklarda hayvanın refahına odaklanmaktan ziyade,
    sermayesini gösterişli hayvan barınaklarına harcayarak işe başlamaktadır (beton ahır
    gösterisi). Kaliteli kaba yem üretimi, iş gücü ve damızlık hayvan için gerekli olan
    kaynak, inşaata harcandığından, işletme daha kuruluş aşamasında başarısızlığa mahkûm edilmektedir.

Süt Sığırı Ahırında; Sağmal hayvan, buzağı (ferdi ve serbest dolaşımlı buzağı
kulübesi), genç hayvan büyütme, doğum, lohusa, hasta hayvan ve karantina bölmeleri
ile sağım ünitesi, yem ve gübre depoları olmalıdır.
Genel olarak bir süt sürüsünün kompozisyonu
% 45- 50 inek
% 22- 21 düve
% 11- 10 dişi dana
% 16- 15 buzağı
% 6 – 4 reforme + diğerleri

Silaj ve yem depoları (silolar); silajın kendine has özel kokusunun ahır ve
sağımhaneye gelmemesi ve esen rüzgarı kesmemesi için hakim rüzgar yönünün tersine
inşa edilmelidir. Silaj ve yem depoları yan yana kurularak, iş gücünden tasarruf
edilmelidir.

  • Yem depoları ahırın dışında serin ve havadar olmalıdır.
  • Yemin depolanmasında her bir ton için;
  • Kesif yemde (mısır, buğday, arpa, soya vb. ) 1,5 m³,
  • Silajda 1,5 m³,
  • Balyalı otsu kuru kaba yemlerde (yonca, korunga, fiğ vb.) 7 m³
    depo hacmine ihtiyaç vardır.
  • Metabolizma hastalıklarını önlemek için özellikle gebeliğin son dönemlerinde hayvan başına en az 9-10 m2 serbest gezinme alanı olmalıdır.
  • Barınak sistemlerine göre yemlik ve suluklar, yem ve sudaki kirlenme ile hayvanlar arasındaki rekabeti en az düzeye indirecek şekilde dizayn edilmelidir. Süt sığırlarında hayvan başına 60-70 cm yemlik alanı bırakılmalıdır. Küçük gruplarda bile dominant hayvanların baskınlığına karşı her bölmede en az iki adet suluk konulmalıdır. Oluk halinde kullanılacak suluklarda her 15 inek için 1 m’lik uzunluk hesaplanmalıdır. Suluklar dakikada 20 litre su sağlayacak debiye sahip olmalıdır.
  • Yemlikler; mekanik ve kimyasal dayanıklılığı yüksek, tozumayan, anti bakteriyel ve antifungal ortamlar sağlayan, hijyenik, temizlenmesi kolay olan epoksi boya (kaplama) ile boyanmalıdır.
  • Sağım salonuna girmeden önceki bekleme yerleri, sağım hızına göre
    ölçeklendirilmelidir. Bu bölümde inekler maksimum 1 saat bekletilmelidir.
  • Süt soğutma tankı; işletmede üretilecek 2 günlük sütü depolayacak kapasitede
    olmalıdır.
  • Hayvanların kaşınması için uygun yerlere kaşınma fırçası konmalıdır.
  • Son yıllarda azalsa da ülkemizde dört tarafı duvarlarla çevrili, çatısı çeşitli
    malzemeyle örtülmüş, yani kapalı ahırlarson derece yaygındır. Çoğu kez yeterli pencere
    alanı ve havalandırma bacası bırakılmayan, bırakılsa da özellikle kış aylarında tamamı
    ya da bir kısmı kapalı tutulan bu ahırlarda gaz odası iklimi hakimdir. Bu tip ahırların
    çoğunluğunda yemleme, gübre çıkarma, sağım ve sulama gibi en önemli işlerin
    yürütülmesinde bıktırıcı zorluklar ve yetersizlikler yaşanmaktadır. Barınak inşasında
    veya onarımında bir takım temel kriterler asla göz ardı edilmemelidir.

BARINAKLARDA HAVALANDIRMA

Irkı ve yaşı ne olursa olsun sığırların performansından en üst seviyede yararlanılmak isteniliyorsa,
hayvanların barınaklardaki temiz hava ihtiyacı eksiksiz bir şekilde karşılamalı ve barınak zemini düzenli olarak temizlenmelidir. Sağlanacak olan temiz hava ve zemin, verim artışının yanında ayak ve solunum sistemi ile diğer hastalıkların önlenmesinde elzemdir.
Pnömoni, özellikle kötü koşullarda barındırılan (refah yetersizliği) hayvanlarda yaygındır ve barınaklarda kapasitesi nispetinde hayvan bulundurulması, zeminin iyi drene edilmesi, farklı yaşlardaki hayvanların birbirine karıştırılmaması ve iyi bir havalandırılma sağlanması ile önlenebilmektedir. İyi bir doğal havalandırma, nemli havayı uzaklaştırarak virüs ve bakterilerin dış ortamda yaşamalarını ve üremelerini engeller. Bu engelleme için çoğunlukla doğal havalandırma yeterlidir. Yapay havalandırmanın (fan) kullanılması gerektiği durumlarda ise sistem, manuel olarak veya nem sensörleri tarafından kontrol edilmeli, asla bir termostat tarafından kontrol edilmemelidir.

Doğal Havalandırma

Doğal havalandırma; rüzgar ve iç-dış ortam sıcaklık farkı etkisiyle gerçekleşen
hava değişimidir. Doğal havalandırma bina içerisinde ideal ortamın sağlanmasında en
verimli ve en ekonomik sistemdir. Havalandırma sisteminin amacı, gece-gündüz
barınaktaki her hayvana temiz havanın devamlı akışını sağlamak olmalıdır.
Havalandırma oranı, iç ve dış ortam sıcaklık farkına, rüzgarın süresi, hızı ve yönüne,
yakın çevrede bulunan tepe, ağaç ve bina gibi engeller ile binadaki hava giriş çıkış
açıklıklarının tasarım ve yerleşimine bağlıdır. Binalar, hâkim rüzgâr yönüne dik açıyla
konumlandırıldıklarında doğal havalandırmayı en iyi şekilde sağlayacaktır.

Doğal havalandırmada hedef;
1- Barınak içerisindeki fazla ısı ve nemin yanısıra, mikroorganizma, toz ve gazları
uzaklaştırmak,
2- Temiz havanın barınak içerisinde, doğru hızda/akımda eşit ve standart dağılımı
sağlamak olmalıdır.

Türkiye’de ortalama rüzgâr hızı, 1,9 m/sn’dir. Bu değer, doğru bir şekilde
tasarlanmış bir binanın içerisinde doğal havalandırmayla gerekli hava değişimlerini
sağlamak için yeterli kuvvetin oluşacağı anlamına gelmektedir. Esintinin olmadığı
zamanlarda binada, temiz havayla kirlenmiş havanın yer değiştirmesi için baca
etkisinden yararlanılmalıdır.

Barınak içinde hayvanlardan sürekli bir şekilde yayılan sıcak hava ve nem, bina
içindeki en yüksek nokta olan çatıdan çıkamazsa yoğunlaşarak bina içinde kalacaktır.
Hava soğuduğunda zemine su olarak (yoğuşma) geri düşecek ve bakterilerin gelişimi
için uygun bir ortam yaratacaktır. %75 in üzerinde bağıl nemde patojen
mikroorganizmalar hayvandan hayvana yayılımlarını sağlayacak kadar bir süre canlı
kalabilirler. Ancak %75 in altındaki bağıl nem seviyelerinde virüsler saçılımdan (nefesle
verme) sonra hayatiyetini kaybederler. Ne yazık ki ülkemizde hayvan barınaklarının
çoğunluğunda nem oranı, mikroorganizmaların 40 dk canlı kalabileceği bir ortamın
oluşmasına imkan vermektedir.

Doğal havalandırmada, giriş ve çıkışların doğru dengelenmesi gerekmektedir. Sıcak hava binanın
çatısından çıkabiliyorsa, yan girişler yoluyla binanın içerisine doğru temiz
hava çeker. Bu hava değişimi baca etkisinin korunmasını sağlar. Çıkış,
havalandırma girişinden en az 1,5 m yukarıda olmalıdır.

Yarı açık rüzgar perdeli havalandırma (ideal). Yan açıklıktan giren temiz hava,
ortamda bulunan zararlı gazları, nemi ve sıcak havayı uzaklaştırır.
Çatı sıcaklığının içeriye yansımasını azaltmaya yardımcı olur.
Duman yöntemiyle (teneke içinde tutuşturulacak samanla) barınağın her
noktasında hava akımları hızlı ve kolay bir şekilde değerlendirebilir. Mekanik bir
havalandırma çözümüne başlamadan önce, öncelikle barınak içerisinde doğal
havalandırmanın sağlanması için fiziksel iyileştirmeler yapılmalıdır.

Mekanik Havalandırma

Tasarımdan kaynaklanan nedenlerle doğal havalandırmanın yetersiz kaldığı
durumlarda veya hava sıcaklığının yüksek olduğu
yerlerde sıcaklık stresinin etkilerini azaltmak amacıyla kullanılmalıdır. Dikkatli
tasarlanmaları veya iyileştirme çalışmaları yapılması durumunda doğal
havalandırmanın yapılamayacağı çok az bina vardır. Ancak bu konu ciddi bir
mühendislik çalışması gerektirmektedir. Mekanik havalandırma sistemini kurmadan
önce, ortaya çıkacak işletme ve bakım maliyetleri mutlaka değerlendirilmelidir. Ayrıca
mekanik havalandırmanın gerekli olduğu yerlerde arıza uyarı sistemleri de bir
gerekliliktir.

Yaklaşık 600 kg canlı ağırlığında bir inek kapalı ahırda, günde 20-25 m³ gaz
üretir. Bu bağlamda kapalı ahırlarda; ahırın rutubeti ve ısısı dikkate alındığında hayvan
sağlığı için gün ışığı ve temiz havanın sürekli bir şekilde sağlanması en önemli öncelik
olarak ele alınmalıdır. Fiziki/konfor bakımından yetersiz yaşam alanları, havanın
tazelenmesini önleyerek ortamda kirli hava ve nemin birikmesine, kirli ve nemli hava
da enfeksiyon ajanlarının (bakteri, virüs, mantar, parazit) yaşamasına ve çoğalmasına
sebep olmaktadır. Ayrıca havalandırılması kötü olan bir barınak, çalışanlar için risk
olduğu gibi bu tür ortamlar çalışanlarda isteksizlik de yaratacaktır. Bu amaçla barınak
yapımında;

  • Duvarsız ve aşırı soğuk rüzgarlı havalarda kapatılmak üzere branda rüzgar
    perdeli barınaklar tercih edilmelidir. Ancak şiddetli rüzgarların olduğu yöne
    yarım duvar veya tamamen duvar örülebilir. Bu durumda da yazın esintiden
    mahrum kalınacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Ülkemizde yarım duvarlı
    yapılar (yarı açık ahırlar) zeminde kuruluk sağlamada, içerde biriken gazın ve
    nemin atılmasında, duvarsız yapılara (açık ahırlara) göre daha kötü olduğu
    gözlemlenmektedir.
  • Buna rağmen ülkemizde büyükbaş hayvanlar; güvenlik, coğrafik şartlar ve/veya
    geleneğe (alışa gelmişliğe) bağlı olarak kapalı ahırlarda tutulmaktadır. Sığırları
    kapalı ahırlarda tutmanın bir diğer söylemi de soğuktan korumaktır ki bu hiçte
    doğru değildir. Yapılan birçok araştırmada; alıştırma ve yeterli yem vermek
    şartıyla –25 0C kadar inen ısılarda bile süt ve besi sığırlarının verimlerinde
    önemli bir düşme olmadığı ortaya konulmuştur.
  • Şayet kapalı ahır yapılacaksa, yeterli havalandırmanın sağlanabilmesi için duvar
    yüksekliğinin 50 başa kadar en az 3,5 m, 50-200 başlık işletmelerde ise 4,25 m
    olmalıdır. Kapalı ahırlarda pencere alanının taban alanına göre sıcak, orta ve
    soğuk bölgelerde sırasıyla; 1/10, 1/15 ve 1/20 oranlarında, baca açıklığının ise 1
    m² taban alanı için 3-3,5 cm² olması gerektiği bildirilmektedir.
  • Kirli havanın ortamdan uzaklaştırılabilmesi için pencereler çatıya yakın
    yapılmalıdır.
  • “Aşırı havalandırma çok az havalandırmadan her zaman daha iyidir” prensibiyle
    kapalı ahırlarda mutlaka yeterli düzeyde havalandırma sistemleri kurulmalıdır.
    Hava giriş açıklıkları, dış ve iç sıcaklık farkı göz önünde bulundurularak taze
    hava girişini garanti edecek yeterlilikte olmalıdır.
  • Barınak içerisinde hava sıcaklığını yükseltmek için asla havalandırma
    kısıtlanmamalıdır.
  • Soğuk havalarda vücut ısısının korunmasında en etkili ve ekonomik yöntem kuru
    ve kalın sap altlık kullanımıdır. Soğuk hava gerekçesi ile havalandırmanın
    kısıtlanması halinde ortamda biriken nem ve kirli gazlar, mikroorganizmalara
    yataklık etmekle kalmaz, aynı zamanda hayvanın vücut ısısı regülasyonunu da
    bozmaktadır.
  • Hava akımının fazla olması özellikle düşük sıcaklıklarda, barınağın belli
    kısımlarında hava cereyanına (hızlı hava akışı) yol açar. Hava cereyanları vücut
    ısısını aniden düşüreceğinden hayvanlarda strese yol açmaktadır. Bu nedenle
    barınaklar hayvanları hava cereyanından korumalıdır.
  • Geçerli rüzgar yönü dikkate alınarak, ana giriş kapıları ve havalandırma girişleri
    ayarlanmalıdır.

BARINAKLARDA ÇATI

Ahırlarda duvar yüksekliği, tesisin bulunduğu bölgenin iklimi ve ahırdaki
hayvan yoğunluğuna göre değişmekle birlikte en az 3,5 metre, çatı eğiminin ise en az
% 26 olması önerilir. Barınak içerisinde yükselen kirli sıcak havanın tahliyesini,
dışarıdan içeriye temiz hava girişiyle birlikte çatı eğimi sağlamaktadır. Yağmur ve
güneşin dış duvarları ve hayvanı rahatsız etmemesi için saçak izdüşüm genişliğinin diş
duvardan en az 40 cm uzakta olması arzulanır. Ülkemizin bol güneşli iklim karakteri
nedeniyle çatılarda oluşan sıcağın içeriye yansımasını azaltmak için çatılarda ek
tedbirlere ihtiyaç vardır. Hava/gaz geçirgenliğini engelleyen ve nem yoğunlaşmasına
neden olan naylon, ziftli bez gibi maddelerle ahır tavanları kaplanmamalıdır.
Hava akımının akıcı bir şekilde deşarj olması için çatıda engeller bulunmamalıdır.

Barınaklarda Yataklık ve Duraklar

Sağlıklı inekler günlük yaşamlarında en az 12 saat yatar ve yatma süresinin
yarısını da geviş getirerek geçirirler. Yatış hareketi her gün 10 – 15 kez tekrarlanır, her
biri 60 – 80 dakika sürer. Yaşlı inekler, genç ineklere nazaran daha uzun süre yatma
eğilimindeler. Bu sürenin azalması, geviş getirme süresini azaltacağı gibi tükürüğün,
işkembeyi tamponlama potansiyelini de düşürecektir. İnekler yatma esnasında zemine
25 – 30 cm kala kendilerini yere bıraktıklarından, beton gibi sert zeminlerde altlık
kullanılmaması durumunda, ayak ve diz yaralanmaları artmaktadır. Hayvanlar beton
gibi sert yüzeylerde yatmaya zorlandıklarında yatma sürelerinin azaldığı, ayakta
geçirdiği sürenin ise arttığı görülmektedir. Islak ve sert bir zeminde uzun süre ayakta
kalmak verim düşüklüğünün yanı sıra asidoz, ayak ve eklem sorunlarına yol açmaktadır.

Ülkemizde süt sığırcılığı işletmelerinde hayvanların yatma ve dinlenme
yerlerinde kuruluk ve yumuşaklık sağlayan altlık kullanımında ciddi oranda sorunlar
bulunmaktadır. Yapılan araştırmalarda, süt işlemelerindeki ineklerin vücutlarının
kabul edilemez düzeyde kirli olduğu (% 70’lere varan) bu nedenle de ayak, meme ve
üreme sağlığı ile sağım hijyeni sorunlarına sıklıkla yol açtığı gözlemlenmektedir. Kirli
ve ıslak yatak zeminlerin, buzağılarda sindirim ve solunum sistemi hastalıklarına,
düvelerde de mastitise davetiye çıkardığı akıldan çıkarılmamalıdır.
İnekler, sağlıklı ve üretken olabilmeleri için severek yatabilecekleri yumuşak,
kuru ve rahat bir zemine ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyacı karşılamak amacıyla

  • Yatak yerlerinde yumuşaklık ve kuruluk sağlayan; sap-saman, kum, talaş,
    kauçuk, kuru gübre vb. maddeler kullanılmalıdır.
  • Mikrobiyel üremeye olanak tanımaması ve iyi bir basış imkanı vermesi
    bakımından, en uygun yataklık materyali kumdur. Ancak; kumun yenilenmesi
    ve gübre sisteminden ayrılması yani yönetimi zor olmakla birlikte sağmal
    ineklerin sağlığı ve refahına yapacağı katkı göz ardı edilmeyecek kadar
    yüksektir.
  • Ayak hastalıklarıyla karşılaşma sıklığı; kauçuk yataklı barınaklarda, kum
    yataklık kullanılanlara göre daha yüksektir. İnekler kum, sap/saman veya talaş
    yataklığı, kauçuk yataktan daha çok tercih etmektedir.
  • Hangi tip altlığın kullanılacağına karar verilirken; fiyat, temin etme kolaylığı,
    altlığın sağladığı konfor ve yönetimi ile işletmenin dışkı tahliye ve yönetimi gibi
    faktörler göz önünde bulundurulmalıdır.

Barınaklarda duraklar; kullanılacak atlık materyaline göre tasarlanmalı, ölçüleri
hayvan refahını karşılamalıdır.

  • Durak sayısı toplam hayvan sayısından %10 daha fazla olmalıdır.
  • Durakların gübrelik ve idrar kanalına doğru eğimi %1-2 arasında olmalıdır.
  • İnek yataklığa girdikten sonra, kısa sürede yatmalıdır

BARINAK ZEMİNLERİ

Düşüp kaymaları, çeşitli ayak hastalıklarını ve mastitisi önlemek için uygun
tarzda inşa edilmelidir. Maalesef ülkemizde hayvan refahını ve sağlığını bozan kaygan
beton zeminlere sıklıkla rastlanılmaktadır.

  • Barınak ve sağımhane zemini dümdüz olmamalı, belli aralıklarla pürüzlü veya
    ızgaralı olmalıdır. Beton zemin olan yerlerde, ineklerin kaymaması için 1 cm
    derinlikte baklava dilimi şeklinde yivler açılmalıdır.
  • Ahırın uzunlamasına yani idrar kanalının gübre çukuruna doğru eğimi %1
    olmalıdır.
  • Kapılarda eşik bulunmamalı, kapı girişlerine antiseptik içeren ayak banyoları
    konulmalıdır.
  • Tırnakta kırılmalara ve batmalara neden olabilecek zemine taş çakıl
    döşenmemelidir.
  • Toprak zeminler, iyi bir bakım ve güneşin kurutucu etkisi sayesinde hayvanlar
    için konforlu olabilir

Atıkların Depolanacağı Alanlar

Hayvansal atıklar çevre mevzuatına uygun şekilde depolanmalı, taşınmalı ve gübre
olarak toprağa verilmelidir. Tesislerdeki kokunun çevreyi rahatsız etmemesi için bölge
hakim rüzgarlarının yönü dikkate alınmalıdır.

  • Sağmal bir inek günde ortalama canlı ağırlığının % 8 (600 kg canlı ağırlıktaki
    bir inek 48 kg dışkı ve idrar ) kadar atık üretir. Katı ve sıvı gübre deposu, 6 aylık
    atık stoklayacak kapasitede yapılmalıdır.
  • Katı ve sıvı atıklar, sıvılara karşı geçirgen olmayan alanlar ve kapalı kanallardan
    geçirilerek ahırların dışında kapalı konteynırlarda veya eşdeğer emisyon azaltma
    tedbirleri alınmış yerlerde depolanmalıdır.
  • Hiçbir şekilde hayvansal atık ve gübreler yeraltı suyuna karışmamalı, gübrenin
    dışarı akıtılması için gezinti yerlerinde, sağım salonlarında kolay yıkama tesisatı
    oluşturulmalıdır.
  • Hayvancılık işletmeleri çıkan hayvan gübresini boşaltabileceği, yeterli tarımsal
    araziye sahip olmalıdır.

Çiftlik Gübresi

Çiftlik hayvanlarının sıvı ve katı atıkları\dışkıları ile
yataklıklarının karışımlarından oluşmaktadır. Çiftlik gübresinin hayvansal üretim
sonucu oluşan bir atık olarak değerlendirilmesinden daha çok, bitkisel üretimde bir girdi
olarak ele alınması gereklidir. Bu nedenle, çiftlik gübresinin ahırdan temizlenmesinden
tarlaya taşınmasına kadar uygun yöntemlerle işlenmesi zorunludur. Böylece çevre
kirliliğini önlemek ve bitki besin kaybını en az düzeye indirmek mümkün olabilecektir.
Bitki besin maddelerinin yaklaşık % 50’si sıvı atıklar içerisindedir. Çiftlik gübresi bir
olgunlaşma devresi geçirip mineralize olduktan sonra bitkilere yararlı forma
dönüşmektedir. Beklenilen yararın sağlanabilmesi için mineralizasyon olayının
oluşumu sürecinde gübredeki kayıpların minimum düzeyde tutulmasına çalışılmalıdır.

Çiftlik gübresi;

  • Başta toprağın yapısını, su tutma kapasitesini, rengini ve ısınmasını düzenler.
    Ayrıca su ve rüzgâr erozyonuna dayanıklılığı artırır. Toprak yapısını tanecikli
    hâle getirerek toprağın daha iyi su tutmasını, tava gelmesini ve kolay işlenmesini
    sağlar.
  • Bitkinin ihtiyaç duyduğu bütün besin elementlerini içermektedir. Özellikle
    azotun kaynağını oluşturmaktadır. Suni gübrelemede tek çeşit besin maddesi
    verildiğinde bitki ve meyvelerde kalite düşer fakat çiftlik gübresi; üç ana besin
    maddesinin (azot (N), fosfor (P) ve potasyum (K)) yanında diğer birçok besin
    maddesi ve iz elementlerini de kapsadığından bitkinin dengeli beslenip tat ve
    lezzet bakımından uygun hale gelmesini sağlar.
  • Bitki besin maddelerini yüzeyde tutarak bitkilerin yararlanmasına hazır bir
    şekilde köklere sunmaktadır.
  • Hayvansal ve bitkisel artıkların çürümesiyle oluştuğundan içerisinde
    organizmalar için gerekli olan elementleri kapsar. Mikroorganizmalar, toprağın
    biyolojik özelliklerini düzenlenmesinde ve topraktaki besinlerin bitkiler için
    elverişli hâle dönüşmesinde büyük önem taşır.
  • Gübre en az 3 ay olgunlaşmadan tarlaya verilmemelidir. Gübrenin atma
    zamanının tespitinde toprağın bünyesi, bölgenin yağış durumu, arazinin eğimi
    ve yetiştirilecek bitki çeşidi göz önüne alınmalıdır. Çiftlik gübresi; ince tekstürlü
    (hafif bünyeli) ve yağışı fazla olan bölgelerde ilkbaharda, az yağışlı ve kaba
    tekstürlü (ağır bünyeli) topraklara sonbaharda verilmelidir.

Dağınık ve düzensiz olarak bekletilen hayvansal atıklar; hava, rüzgar yağmur
gibi tabiat şartları ile daha fazla karşı karşıya kalması sonucunda alt kısımları ıslak ve
sulu, üst kısımları ise gevşek ve kuru kalır. Bu durumda gübrenin her tarafında eşit bir
olgunlaşma olmayacağı gibi gaz hâlinde azot kaybı da fazla olmaktadır. Hayvancılık
işletmelerinde bulunan katı ve sıvı atıkların kontrollü koşullarda depolanması, gerek
çevre (hava, su, toprak) kirliliği, gerekse bitki besin maddesi kayıplarının önlenmesi
açısından son derece önemlidir. Açıkta depolanan gübrede, 6 aylık depolama süresi
içerisinde besin maddelerinin yaklaşık % 50’sinin kaybolacağı unutulmamalıdır.

SICAK STRESİ ve KORUNMA

 

  • Normal vücut sıcaklığının yükselmesine neden olan etkenlerin bileşkesine
    “sıcak stresi” denir. Sıcak stresinin etkilerinin ölçülebileceği en temel gösterge vücut
    sıcaklığıdır. Süt ineklerinin normal vücut ısısı (rektal) 38,8°C, ± 0,5 °C olup, 39,3°C
    üstüne çıkması halinde sıcak stresi başlamış demektir. Sıcak stresi başta inekler olmak
    üzere tüm hayvanların performans ve sağlık sistemini etkileyerek, doğrudan veya
    dolaylı yoldan ekonomik kayıplara sebebiyet vermektedir.
  • Büyükbaş hayvanlar metabolizma faaliyetleri sonucu ortama sürekli olarak ısı,
    gaz ve su buharı yayarlar. Süt sığırlarında son 50 yıl içinde yapılan ıslah çalışmaları
    sonucunda süt verimleri yaklaşık 3 kat artmış, buna bağlı sıcağa dayanıklılıkları da
    önemli düzeyde düşmüştür. Performans artışı küresel ısınmanın etkisi ile bir arada
    değerlendirildiğinde, ileriki yıllarda sıcak stresinin süt sığırı yetiştiriciliğinde gittikçe
    daha fazla oranda zararlı etkiye sahip olacağı düşünülmektedir.
  • Hayvanların ortama yaydıkları ısı, gaz ve nem miktarı; hayvanın cüssesine, canlı
    ağırlığına, yaşına, ırkına, rasyonuna, verimine, ortamın Sıcaklık Nem İndeksine (SNİ)
    ve kıl örtüsüne göre değişebilmektedir.
  • 500 kg’lık canlı ağırlığa sahip bir süt sığırı; çevre sıcaklığı 15°C olan bir ortamda
    saate yaklaşık 650 gram, 27 °C de ise 900 gram su buharı yaymaktadır.
    Toplam 6,5 kg kuru madde tüketen bir süt ineği, rasyonun kompozisyonuna bağlı
    olarak değişmekle beraber saatte 250-300 gr civarında gazı ortama salmaktadır.
  • Yüksek verimli inekler, ortam sıcaklıklarından bağımsız olarak kurudaki (sütten kesilmiş)
    ineklerden daha fazla ısı üretir.
  • Günde 18 litre süt veren bir inekkurudaki inekten % 28, 31 litre süt veren bir inek ise % 48 daha fazla
    vücut ısısı üretir
  • İneklerde vücut sıcaklığının uzaklaştırılmasında dört temel ısı düzenleme
    mekanizması rol oynamaktadır. Bunlar; radyasyon, kondüksiyon(iletim), konveksiyon
    (taşınım) ve terleme mekanizmalarıdır. Bu mekanizmalardan ilk üçü vücuttan ısı
    kaybının ancak %15’ini sağlarken, dördüncü mekanizma olan ‘terleme’ ile vücutta
    oluşan ısının %85’inin atılımı mümkündür. Atılan ter buharlaşıp gaz haline
    dönüşebilmek için çevreden ısı alırken deriyi de soğutur. Ancak bağıl nem oranı
    yüksekse buharlaşma hızı azalacağından vücudun soğuması yavaşlar ve vücut daha
    fazla ısı tutar. Sığırlar, insanların % 10 u kadar terleyebildikleri için sıcaklıktan çok daha
    fazla etkilenmektedirler
  • Gündüzleri yüksek düzeyde ısı stresine maruz kalan inekler, gece boyunca
    sıcakların uygun seviye düşmesi halinde gündüz sıcaklıklarını kısmen tolare edebilir.
    Ancak gece sıcaklığının yüksek seyir etmesi, yine yüksek sıcaklığa yüksek nemin eşlik
    etmesi halinde terleme yolu ile ısı kaybı mekanizması etkinliğini kaybetmektedir
  • Sıcak stresi inekte; vücut ısısının artmasının yanında, 10 hayvandan 7 sinin
    solunum sayısının dakikada 80’ni aşması, yem tüketiminde ‘isteksizlik, yem seçme,
    salya artışı, süt veriminde azalma, daha fazla ayakta durma şeklinde belirtilerle kendini
    göstermektedir. Sıcak havalarda barınak içindeki inekler yataklıklarda, yürüme
    alanlarında hareketsiz ayakta duruyor ve/veya barınağın daha çok serin bölgelerinde
    kümeleştikleri gözlemleniyorsa, sürüde sıcak stresi olduğu hükmüne varılır.
  • ABD’de yapılan bir araştırmada, süt sığırlarında sıcaklık stresi nedeniyle süt
    veriminde meydana gelen düşüşün, günlük ortalama çevre sıcaklığının 24 °C’ye
    vardığında başladığını bildirmektedir. Çevre sıcaklığı 25-26°C çıktığında, serinletme
    sistemlerinin kullanılması ile ineklerden 2 kg daha fazla süt elde edildiği ortaya
    konmuştur.
  • Bir laktasyonda (1 sağmal dönemi) boyunca sadece yaz aylarında sıcak stresine
    maruz kalan hayvanlarda toplam süt veriminde % 25’lere varan düşüşler ortaya
    çıkabilir. Süt verimindeki bu düşüşün, yaklaşık % 35’i az yem tüketimine bağlı
    oluşurken, % 65 oranında da diğer faktörlerden kaynaklandığı araştırıcılar tarafından
    ifade edilmektedir. Yine sıcak stresi, sütün kalitesini olumsuz yönde etkileyen somatik
    hücre sayısını da ciddi oranda artırmaktadır.
  • Sıcak stresine maruz kalan ineklerde; kızgınlık süreleri kısalmakta, gebelik
    oranları düşmekte ve erken embriyonik ölümler daha fazla görülmektedir. Ayrıca
    hormonal mekanizmadaki değişikliklere bağlı olarak; yumurtalık aktivitesi ve rahim
    fonksiyonları olumsuz yönde etkilenmektedir.
  • Kuru dönemde yüksek çevre sıcaklığına maruz kalan ineklerde; meme
    gelişiminin olumsuz etkilenmesinden dolayı, sürekli serinletme sisteminde barındırılan
    ineklere göre %13,6 daha az süt verimine sahiptirler. Aynı zamanda buzağılarının
    doğum ağırlıkları da 3 kg daha azdır.
  • Sıcak stresi hayvanın sağlığı ve refahı üzerinde önemli düzeyde etkilidir. Sıcak
    stresinin endirekt etkilerinden bazıları da uzun süre ayakta kalmaya bağlı ayak
    hastalıkları, kaba yem tüketiminde isteksizliğe bağlı asidoz, yine bağışık sisteminin
    zayıflatması sonucunda başta mastit olmak üzere çeşitli enfeksiyöz hastalıklara
    sebebiyet vermektedir.
  • Ülkemizde süt sığırı yetiştiriciliğinin sıklıkla yapıldığı Marmara, Ege, Akdeniz
    ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri başta olmak üzere İç Anadolu hatta Doğu Anadolu ve
  • Karadeniz Bölgelerinde sıcak stresinin etkisi yoğun bir şekilde hissedilmektedir. Bu
    nedenle süt sığırı barınak inşasında sıcak stresine karşı tedbirler alınmalıdır
  • Barınaklar; iç sıcaklık +5 – +21 C, nem oranı % 60-80 olacak şekilde inşa
    edilmelidir. Süt sığırları için +5 ile + 21 0C arası sıcaklıklar uygun olmakla birlikte,
    sağmal inek için ideal çevre ısısı +10 – +15 0C’dir. Alıştırma ve yeterli yem vermek
    şartıyla –25 0C kadar inen ısılarda bile süt sığırlarının verimlerinde önemli bir düşme
    olmaz, sağlıkları bozulmaz. +25 0C’yi, özellikle de + 34 0C’yi geçen sıcaklıkların
    hayvanlara ve de işletmeye ciddi zarar verdiği unutulmamalıdır.
  • Duman yöntemiyle (teneke içinde tutuşturulacak samanla) barınağın her
    noktasında hava akımları hızlı ve kolay bir şekilde değerlendirebilir. Mekanik bir
    havalandırma çözümüne başlamadan önce, öncelikle barınak içerisinde doğal
    havalandırmanın sağlanması için fiziksel iyileştirmeler yapılmalı, bu sayede fan ve duş
    sistemlerinin etkinliği artacağı gibi su ve enerji tasarrufu da mümkün olabilmektedir.
  • Süt sığırlarında konforlu Sıcaklık Nem İndeksi (SNİ) için alt limit 35, üst limit
    ise 71’dir. Sıcaklık nem indeksi 35’in altına düştüğünde veya 71’in üstüne çıktığında
    özellikle süt sığırlarında strese bağlı verim düşüklüğü görülmekte, sıcak stresi, indeksin
    yükselmesi nispetinde de şiddetlenmektedir. Ülkemiz iklim koşullarında sıcaklık nem
    indeksinin düşük olmasına bağlı sorunlar ise yaşanmamaktadır. Meteoroloji Genel
    Müdürlüğü web sayfasından ( http://www.mgm.gov.tr/arastirma/sinep.aspx#sfU )
    çiftliğinizin bulunduğu bölgenin 3 günlük sıcaklık nem indeksi görülebilir.
  • Sığır yetiştiriciliğinde önemli çevre koşullarından bir diğeri de nispi/relatif
    nemdir. Nispi/Relatif nemin sığırlar üzerine olan etkisini sıcaklıkla birlikte düşünmek
    gerekir. Bu amaçla günümüzde iklimin hayvan verimliliği üzerine olan etkisini gösteren
    Sıcaklık Nem İndeksi (SNİ) kavramı kullanılmaktadır. Basit bir termometre ve
    higrometre ile ölçülen sıcaklık ve nem değerlerine bakılarak aşağıdaki tablodan SNİ
    hesaplanabilir. % 90 nispi nem de 26 ºC ile % 20 nispi nem de ki 34 ºC (SNİ 78) aynı
    düzeyde hayvanı etkilemektedir ( 8 ºC’lik fark nem yüksekliği ile eşitlenebilmektedir).

s-nem

 

  • Serinletme sistemleri sayesinde daha fazla süt elde etmenin yanı sıra, ineklerin
    yemden yararlanma değerinin de iyileştiği bilinmektedir. Bu nedenle ülkemizde çevre
    sıcaklığının 25 °C’ye çıktığı yerlerde karlı bir işletme için laktasyondaki ineklerde
    serinletme sistemleri kullanılması elzemdir.

Sıcak stresinin olumsuz etkilerini azaltmak için başlıca 3 strateji
uygulanmalıdır:

  1. Gölgelik; Gölgelik kullanımı ile ineklere doğrudan ulaşan güneş ışınlarının
    önlenerek, vücut yüzeyindeki ısının daha düşük düzeyde kalması hedeflenmektedir.
    Pasif etkiye sahip gölgelik yöntemi, çevre sıcaklığının düşürülmesini sağlamaz. Çevre
    sıcaklığının 32 °C üzerine çıktığı koşullarda gölgelik kullanımının faydalı bir sonuç
    vermeyeceği göz önünde bulundurulmalıdır. Çevre sıcaklıklarının yüksek olduğu
    durumlarda, meraya çıkan ineklere gezinti bölgelerinde gölgelik amaçlı ağaçlandırma
    ile %3’lük süt artışı sağlamak mümkündür. Serinletme bakımında doğal gölgelikler
    (söğüt gölgesi gibi) her zaman daha iyi sonuç vermektedir. Ahır avlularında, çatıların
    üzerinde kontrollü ağaç gölgelikleri oluşturulmalıdır.
  2. Fan ve Islatma; İnekler üzerine su püskürtme ile birleştirilmiş şekilde fanların
    kurulumu, sıcak stresinin etkilerini önemli ölçüde azaltabilmektedir. Ülkemiz iklim
    koşulları dikkate alındığında hava sıcaklığı aylar boyunca 30 °C üzerinde seyrettiğinden
    gölgelik ve fanlar yeterli olmayabilir. Bu nedenle havalandırma (fan) ve
    yağmurlama(duş) sistemlerinin kurulması zorunludur. Fan ve ıslatma yöntemini
    kullanan serinletme sistemleri, 30°C ve üzerindeki çevre sıcaklıklarında oldukça
    etkindir. Diğer bir ifadeyle, çevre sıcaklığı düzeyi arttıkça fan ve ıslatma yönteminin
    etkinliği de artmaktadır.
    – Fanlar; yemlik üstüne ve sağım öncesi toplama alanlarına, ineğin ayağını bastığı
    yerden 3 metre yüksekliğe, %10-20 eğimle ineğin sırtına üfleyecek şekilde
    yerleştirilmelidir. Fanların barınakta dizilişi de çok önemlidir. Fanlar aynı yönde,
    çaplarının on katı aralıklarla dizilmelidirler. Eğer hayvanların yattığı yerlerde de ihtiyaç
    olduğu hissedilirse, yatak yerleri hizasına da bir sıra fan dizilmesinde yarar vardır.
    -Çapının on katı mesafesinde aralıklarla dizilen fanlar kötü havayı birbirlerine ileterek
    barınak dışına atarlar. Böylece ortamda birikmiş olan amonyak, karbondioksit, metan
    ve ısınmış havadan kurtulmuş olunacaktır. Su püskürtücüler (spreyler); yem yeme esnasında, sağım salonuna girmeden önceki
    bekleme yerlerinde ineğin sırtını tam ıslatacak şekilde ayarlanmalıdır. Islatma esnasında
    suyun hayvanın üzerinden yere akarak; altlık, durak zeminleri ve yemlerin ıslatmasına
    izin verilmemelidir. İnekleri ıslatmak için suyun en etkili kullanımı konusunda farklı
    tavsiyeler bulunmaktadır. Bazı uzmanlar, ineklerin yem yeme esnasında, 1 dakika
    boyunca 1,5 litre suyla ıslatılmalarını takiben 10 km/saat lik hava akımı ile 4 dakika
    kurutulmalarını, bazı uzmanlar ise her inek için 3 dakikalık süre boyunca 3,5 litrelik su
    püskürtme, takibinde 12 dakikalık sürede ise doğal haline bırakılmasını
    önermektedirler. Karar verirken hayvanlardaki sıcak stresinin şiddetine göre fan ve su
    püskürtme döngüsü ayarlanmalıdır. Fanları, durdurup çalıştırmanın, mekanik arızlara
    ve ekstra enerjiye yol açtığı bu nedenle bazı uzmanlar fanlarısürekli olarak çalıştırmanın
    daha verimli olduğunu söylemektedir.
    -Sağlık için temiz ve kuru prensibine aykırı olacağından, sağımhanede ve
    durak(yatma) yerlerinde serinletme amacıyla su kullanılmamalıdır.
    -Mastitise zemin oluşturmaması için serinletme sırasında püskürtülen suyun
    meme ve meme başlarını ıslatmasına asla izin verilmemelidir.
    -İneğin sırtına hortumla su tutmak, sisleme tarzında küçük partiküllerle
    püskürtme yapmak, püskürtücüleri sürekli çalıştırmak aynı sonucu vermez. Bu tip
    işlemler barınağın nemini arttıracağı için hayvanın konforunu bozacaktır.
    -Bir ineğin üzerinde oluşturulacak hava akımı, deri üzerindeki teri ve ısıyı
    uzaklaştırmada önemli bir etkiye sahiptir. ABD’deki araştırma sonuçları, saatte 10
    km’lik düşük hava akımlarının sıcak stresindeki hayvanlarda solunum oranlarını
    %50’ye kadar düşürebileceğini ortaya koymaktadır
    -Barınakların “kuru ve temiz” kalmasına her zaman dikkat edilmelidir. Çatıların
    ıslatılması veya çatı üzerlerinde gölgelikler oluşturulması yoluyla barınak içi sıcaklık
    kısmen de olsa düşürülebilir.
  3. Sürü sevk ve idaresine yönelik modifikasyonlar: Ortam sıcaklığı
    yükseldiğinde hayvanlar, vücutlarını soğutmak için ek enerjiye ihtiyaç duymaktadır.
    Vücut ısılarını normal seviyeye indirmek için solunum sayılarını artıran sığırlar,
    terlemeyle de elektrolit kaybına uğramaktadırlar. Isı stresi sürecinde;
    – Beslenme programı açısından yapılacak işlemlerin başında hayvanların önünde
    her zaman temiz ve serin su bulundurulması gelmektedir. Normalde inekler tükettikleri
    her kg kuru madde için 2-3 L. ve her kg süt verimi için 3-5 L. su tüketir. Bu miktarlar,
    sıcak stresinde 2-4 kat artar. Serin su; yem ve su tüketimini olumlu yönde etkilediğinden
    su tankı ve suluklar mümkünse gölgeliklere yerleştirilmelidir.
    – Yemleme serin saatlerde yapılarak kuru madde tüketimi artırılmalıdır.
    – Sıcak stersine bağlı düşen yem tüketimini artırmak için yemleme sayısı
    artırılmalı, tüketilmeyen yemler; yem tüketimini ve hijyenini olumsuz etkileyeceğinden
    yemliklerden sıklıkla uzaklaştırılmalıdır.
    – Sıcaklık stresine maruz kalan sığırların yem tüketimleri, özellikle de kaba yem
    alımları düşer (yapılan çalışmalarda; hava sıcaklığının 18 ºC’den 30 ºC’ye çıktığında
    kuru madde esasına göre kaba yem tüketiminin yaklaşık % 20 azaldığı ortaya çıkmıştır).
    Bunun nedenlerinden biride selülozun fermantasyonu sırasında vücut ısısının
    artmasıdır. Bu süreçte sığırların kaba yemi ayırıp kesif yeme yönelebileceği buna bağlı
    olarak da asidoz riskinin yükselebileceği akılda tutulmalıdır.
    – Rasyonun kaba yem kaynağı, %75’i yeşil kaba yem ile uzun lifli 2 kg kaliteli
    kuru ot ilavesinden oluşturulmalıdır.
    – Rasyona, maksimum % 4 kadar fermentasyon/metabolik ısısı üretimine neden
    olmayan, karbonhidratlara göre enerji değeri daha yüksek (yaklaşık 2.25 katı) by-pass
    yağ katılabilir.
    -Katyon [sodyum(Na+), potasyum (K+), kalsiyum (Ca++), magnezyum(Mg++)] ve
    Anyon [klorür (CIˉ), bikarbonat (HCOȝˉ), sülfat (SO42−), fosfat (PO43−) organik asit ve
    protein)] yem katkıları ile asit – baz dengesi korunarak, ineklerin ısı stresi ile hızlı
    soluma, terleme ve aşırı salya ifrazatı ile kaybettiği mineral maddeler karşılanmalıdır.
    – Yapılan bilimsel çalışmalarda, sıcak stresi ile mücadelede rasyondan ziyade
    fiziksel serinletme yöntemlerinin daha etkili olduğu görülmüştür.
    – Yüksek sıcaklık ve yüksek nem hastalık etmeni mikroorganizmalar için uygun
    bir çoğalma ortamıdır. İnekler sıcak stresi nedeniyle, hastalıklara karşı dirençleri
    düşmektedir. Bu nedenle yaz aylarında (+ 24 °C ve üzeri sıcaklıklarda) ahır temizliğine,
    hava sirkülasyonunun sağlanması ile barınak içi oransal nemin düşürülmesine ve ahır
    zeminin mutlaka kuru olmasına dikkat edilmelidir.

 

İŞLETMEYE HAYVAN ALIMI

“Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak” için öncelikle hastalık riskine
karşı, geçmişini ve sağlık durumunu bilmediğiniz hayvanları satın almayın. Satın
alacağınız hayvanların sağlığından emin olmalısınız. İşletmeler ihtiyaç duyduğu
hayvanları kendi bünyesinde yetiştirmeyi hedeflemelidir.

Damızlık Dişi Hayvan

  • Bulunulan bölgeye, amaca ve işletmede hayvanlara sağlanan barınak, bakım ve
    besleme, çevreden alınabilen hizmetler, coğrafik yapı, pazar vb. şartlara göre ırk tercihi
    yapılmalıdır. Bakım, beslenme ve barınak gibi altyapı şartları yeterli olarak
    sağlanamıyorsa, yüksek verimli kültür ırkları yerine zor şartlarda yaşamaya daha yatkın
    olan kültür melezi veya yerli hayvanlar tercih edilmelidir.
  • Irk tercihinde işletmenin kaba yem üretimi ve işletmenin uzun süreli pazar hedefleri
    (et, süt, tereyağı, peynir) ana belirleyici unsurlardır. Bir yıl et para etti diye etçi ırk, bir
    yıl süt para etti diye sütçü ırk anaçlar tercih edilmemelidir. Çünkü her ırk kendine özgü
    karakteri nedeniyle ayrı bir uzmanlık istemektedir. Uzmanlaşmak/öğrenmek içinde bir
    ırkta en az 7 yıllık bir çalışma zamanına ihtiyaç vardır. Maalesef ülkemizde bazı
    yetiştiriciler modayı takip eder gibi kısa dönemli yaklaşımlarla anaçlarda ırk tercihinde
    bulunabilmektedirler.
  • Damızlık hayvanlar ile ilgili ırk tercihi yapılmadan önce; il-ilçe gıda tarım ve
    hayvancılık il müdürlüğünde görevli uzmanlardan görüş alınmalıdır.
  • Hayvan ırklarının kendine özgü farklı bakım ve besleme taleplerinin getireceği
    ek iş yükü nedeniyle işletmede birden fazla sığır ırkı ile çalışılması önerilmemektedir.
  • Sürüye katılan yeni hayvanlar, sürüde sağlık riski dışında, hiyerarşi sorunlarına
    bağlı strese kaynaklık edeceği unutulmamalıdır.
  • Verim geçmişi bilinmeyen (pedigrisiz) hayvanlar işletmeye alınmamalıdır.
  • Uzun süre üretime kaynaklık edecek olan damızlık hayvan, kısa günün karından
    ziyade bir gen kaynağı olarak değerlendirilmelidir. Bir gen kaynağı ise belli hedefler
    doğrultusunda, uzun süreli ciddi ıslah çalışmaları neticesinde oluşturulabilmektedir.
  • Günümüzde asla tesadüfe yer verilmeden yürütülen bu genetik çabaya gereken önem
    atfedilerek, pazardan (geçmişi bilinmeyen) dış görünüşe bakarak damızlık hayvan satın
    alınmamalıdır. Nitekim “kötü işletmede iyi hayvan, iyi işletmede kötü hayvan olmaz”
    yaklaşımı/sözü ciddi bir genetik çabayı işaret etmektedir.
  • Pazarların, satın alınacak damızlık hayvanın genetik ve sağlık statüsü
    bakımından büyük riskleri bünyesinde barındırdığı unutulmamalıdır.
  • Damızlık hayvan, iyi bilinen işletmelerden satın alınmalıdır.
  • Gebe düve alımında tohumlama yaş aralığı 13-18 aylık olanlara öncelik
    verilmelidir. Yine yoğun bakım ve besleme uygulayan (entansif) işletmelerde
    tohumlama yaşı 20 aylıktan büyük olan düvelerin, verime geçtiğinde çeşitli sorunlarının
    (güç doğum, verim düşüklüğü, mastit, döl tutmama vb.) olabileceği göz önünde
    bulundurulmalıdır.
  • Satın alınacak damızlık dişi sığırların vücut kondisyon skorları 2,25-3,50
    aralığında olmalıdır.
  • Gebelik süresi düşük olan hayvanlar işletmeye daha iyi adapte olacağından
    maksimum 7 aylık gebe hayvanlar işletmeye alınmalı, unutulmamalıdır ki anne adayının
    doğuracağı buzağıyı koruyacak ağız sütünü üretebilmesi için buzağılamadan en az 7
    hafta evvel işletmeye gelmesiyle mümkün olmaktadır.
  • Yetiştiriciler genellikle cüsseli ineklerin diğerlerine kıyasla daha çok süt
    verdiğine inanmaktadır. Bugüne kadar yapılan araştırmalarda bu kanıyı doğrulayan
    bulgular elde edilememiştir. Bu nedenle, cüssesi büyük ineklerin yaşama payı yem
    giderlerini göz ardı ederek, damızlık seçmek doğru değildir.
  • Damızlık dişi sığırların dış görünüşünde (tip özellikleri); sağrı yüksekliği, güç,
    vücut kondisyonu, göğüs genişliği, beden derinliği, sütçülük veya etçilik kondisyonu,
    sağrı eğimi, sağrı genişliği, lokomosyon (yürüyüşü), ayak-bacak ve meme yapısının
    arzulanan seviyede olup olmadığına bakılmalıdır.
  • 365 günde her inekten 1 yavru alınması hedefleri doğrultusunda süt, et veriminin
    yanı sıra döl verimi yüksek hayvanlar seçilmelidir.
  • İşletme ve pazar ihtiyaçları doğrultusunda sürü yapısı doğru bir şekilde
    planlanmalı, bu bağlamda bakım ve beslenmenin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi
    için satın alınacak hayvanların gebelik süreleri göz önünde bulundurulmalıdır.
  • Düveler özellikle doğumdan sonra çok sık bir arada olunacak hayvanlardır. Bu
    nedenle insana ve yetişkin ineklere alışmaları için çaba harcanmalıdır.
  • Doğumlarla birlikte işletmenin hayvan sayısı artacağından gebe düvelerin
    muhtemel doğurma tarihleri esas alınarak, yeterli buzağı barınma alanları ile buzağılıkta
    kullanılacak alet ekipmanlar tamamlanmalıdır.

 

BESİLİK HAYVAN

  • Ülkemizde daha çok genç erkek sığırların kesimden belli bir süre önce özel
    olarak beslenerek, et verimi ve kalitesinin arttırılmasına yönelik faaliyete besicilik
    denilmektedir. Bütün hayvansal verimlerde olduğu gibi et verimi üzerinde de çevre
    (bakım ve besleme) ve genetik faktörler etkili olmaktadır. Besicilikte karlılığın yolu iyi
    bakım besleme koşulları ile hayvanın genetik kapasitesinden geçmektedir. Bu
    bağlamda;
  • Besiye alınacak hayvanlar; ırk, yaş, cinsiyet, kastre/burma/eneme, daha önceki
    yetiştirme koşulları ve beden yapısı/büyüklük yönünde mümkünse eş kategoride
    olmalıdır. Besi gruplarındaki danalar arasında yaş farkı 60 günü geçmemelidir.
  • Besi kabiliyeti yüksek etçi veya kombine ırklar ya da melezi hayvanlar beside
    tercih edilmelidir. Irk gibi, bölgesel veya işletme bazında da besi performanslarında
    farklılıklar olduğu unutulmamalıdır.
  • Sütçü ırk sığırların erkeklerinin besi performansları (yemden yararlanma, günlük
    canlı ağırlık artışı, randımanı ve et/kemik oranları) etçi ırk sığırların erkeklerine göre
    dezavantajlı görünmektedir. Etçi ırkların erkeklerine göre % 10-15 daha fazla besleme
    giderlerine sahip olan sütçü ırkların besilik materyal olarak daha ucuza satın alınabilme
    avantajı göz önünde bulundurulduğunda besisi kazançlı olabilir.
  • Irka özgü günlük canlı ağırlık artışı ve karkas randımanı karar sürecine dahil
    edilmelidir.
  • Besiye alınacak hayvanlar genç olmalıdır. Genç yaşta tüketilen yeme karşılık
    kazanılan canlı ağırlık artışı yüksek iken (yemden yararlanma), hayvanın yaşı
    ilerledikçe durum tersine dönmektedir.
  • Besiye alınacak hayvanlarda Vücut Kondisyon Skoru (VKS) 2-4 olanlar tercih
    edilmeli, çok zayıf (VKS 1-1,5) veya çok yağlılık (VKS 4,5-5) kazancı sınırlamaktadır.
  • Yetersiz bakım ve beslemeye maruz kalmış yada sindirim ve/veya solunum
    sistemi gibi rahatsızlıklar geçirmiş buzağılar kavruk (iskelet yapısı gelişmemiş)
    kalacaktır. Bu tipteki hayvanların besi performansları genellikle kötü olacaktır. Besiye
    alınacak hayvanlarda gelişme geriliği görülmemeli, iskelet sistemi, yaşı ve cinsiyeti
    genetik kapasitesi ile uyumlu olmalıdır.
  • Hayvanlar besiye alınırken, kesime gönderileceği tarihte öngörülen kırmızı et
    fiyatları, besi dönemindeki sıcaklıklar ve salgın hastalık riski gibi faktörler göz önünde
    bulundurulmalıdır.
  • İşletmeye hayvanlar alınır alınmaz boynuz köreltme gibi ağır strese neden olan
    uygulamalardan kaçınılmalıdır.
  • Biyogüvenlik tedbirleri (temizlik, karantina, aşılama, paraziter mücadele gibi)
    eksiksiz uygulanmalıdır.
  • İşletmeye sonradan alınacak hayvanlar, en az 10 gün süreyle ayrı bir yerde
    karantinada tutulmalı ve sağlıklı oldukları anlaşılanlar, mevcut sürüye katılmalıdır.
    İşletmedeki hayvanlara, birçok bulaşıcı hastalığın sürüye sonradan katılan hayvanlardan
    geçtiği unutulmamalıdır.
  • Barınaklarda, hayvanların stres yaşamalarını önleyen serbest veya açık sistemli
    model tercih edilmelidir. Kar, yağmur, rüzgar, çamur, nem (%80-90) ve sıcaklık
    faktörleri, şiddetleri ile orantılı olarak yemden yararlanmayı ve canlı ağırlık artışını
    olumsuz etkilemektedir.
  • Besi girdi maliyetleri; besilik materyal temini, yem giderleri ve diğer giderler
    olmak üzere temelde üç ana kalemden oluşmaktadır. Bu kalemlerin maliyet üzerindeki
    etki oranları, piyasa koşullarına bağlı olarak değişmekle birlikte ülkemizde temel kabul;
    besilik materyal için % 58, yem giderleri için % 30 ve diğer giderler (işçilik, elektrik,
    veterinerlik hizmetleri, vs.) için de % 12’dir.

Nakil ve Nakil Sonrası Bakım-Besleme

Hayvanlar alışık oldukları çevrelerini, sosyal gruplarını bırakmak ve alışık olmadıkları
bir hayvan grubu içine ya da araç ortamına girmek zorunda kaldıklarında strese
girmektedir. Bu nedenle nakil edilecek hayvanlarda travmaları minimize etmek için;

  • Hayvanların sağlık durumu, yolculuk yapmaya uygun olmalıdır.
  • Nakliye esnasında ve sonrasında ortaya çıkabilecek sindirim sistemi
    rahatsızlıklarını önlemek için hayvanlara, nakilden önce aşırı derecede yeşil/ sulu,
    konsantre ve yüksek enerji içeren yem vermekten kaçınılmalıdır.
  • Nakilden önce hayvanları aşırı yemlemek, nakil esnasında sindirim sistemi
    rahatsızlıklarının yanı sıra hayvanları agresifleştirerek birbirlerine zarar vermesine
    sebebiyet vermektedir.
  • Aşırı soğuk havalarda hayvanların birbirlerini gübreleri ile kirletmesi sonucunda
    hayvanlarda «soğuk donması» gelişebilir. Bu nedenle nakliye öncesi ıslaklığı azaltacak
    yemleme tedbirleri alınmalıdır.
  • Hayvan satın alan bir işletme; hayvanların temel ihtiyaçlarını gözeterek, uygun
    araçla naklini sağlama yönünde tedbir almalıdır,
  • Nakil araçları ile hayvanların nakil aracına bindirilmesi ve nakil aracından
    indirilmesinde kullanılan araç ve gereç; hayvanların güvenliğini sağlayacak,
    yaralanmalarını ve acı çekmelerini önleyecek şekilde tasarlanmış ve bakımı yapılmış
    olmalıdır.
  • Hayvanların uygun olmayan araçlarla nakliyesi sırasında ekstra korku, su kaybı,
    yaralanma, hatta ölümlere varan kötü refaha bağlı oluşan ekonomik kayıplar oldukça
    yüksektir. Büyükbaş hayvan nakil araçları masraflı olmakla birlikte, yapılan
    çalışmalarda fayda/maliyet oranı kısa mesafeler için 71,0 uzun mesafeler için 72,9
    olduğu ortaya çıkmıştır.
  • Nakliyeyi yapacak personelin bu alanda eğitilmiş ya da deneyimli olması ve
    görevlerini gereksiz korku, yaralanma ya da acıya neden olabilecek herhangi bir şiddet
    ya da yöntem kullanmadan yerine getirmesi gerekir.
  • Nakliye esnasında hayvanların refah durumları düzenli olarak kontrol
    edilmelidir.
  • Hayvanların Nakilleri Sırasında Refahı ve Korunması Yönetmeliğinde
    belirtildiği şekilde cinsiyetlerine, türlerine, yaş gruplarına ve canlı ağırlıklarına göre
    hayvanlara dinlendirilme imkânı, uygun kalitede ve miktarda su ve yem sağlanmalıdır.
  • Nakil sırasında hayvan başına ayrılacak alan “yükleme yoğunluğu” olarak ifade
    edilmektedir. Yükleme yoğunluğuna tür, yaş, canlı ağırlık, cinsiyet, nakil süresi, çevre
    sıcaklığı, boynuz varlığı gibi faktörler etki etmektedir. Yükleme yoğunluğunun
    ölçülmesinde hayvan başına ayrılan alandan ziyade, belli bir canlı ağırlığa ayrılan alanın
    tercih edilmesi daha doğrudur. Araç içinde hayvan yoğunluğunun artmasına bağlı olarak
    hayvanlarda düşme, yaralanma, yavru atmalarda önemli oranda artış olacağı yükleme
    esnasında göz önünde bulundurulmalıdır.
  • Türü (koyun, sığır gibi) ve cinsiyeti (erkek, dişi) farklı hayvanlar ayrı
    nakledilmeli veya aynı nakil araçlarında farklı bölmelerde taşınmalıdır.
  • Hayvanlar nakil araçları içinde baş, boyun, bacak ya da vücudunun herhangi bir
    yerinden bağlanmamalıdır.
  • Hayvan nakil aracın taban döşemeleri üzerine, en az 2 cm. kalınlığında yataklık,
    sap, saman, talaş vb. atılmalıdır.
  • Hayvan nakil araçları, yeterli havalandırma, rüzgardan aşırı sıcaktan veya
    soğuktan koruyacak donanımlara sahip olmalıdır.
  • Hayvan nakil araçları yem ve dışkının dışarıya sızmasına engel olacak tarzda
    olmalıdır.
  • Yükleme sırasında hayvanları yönlendirmek ya da hareket ettirmek için sopa ya
    da elektrikli övendire kullanılmamalıdır. Elektrikli övendire yerine, ince esnek bir
    çubuğun ucuna bağlanmış küçük naylon bir parça veya küçük bir kumaş yardımıyla
    hayvanlar hareket ettirilmelidir.
  • Hayvanların nakliye aracına yüklenmesinde ve indirilmesinde mutlaka uygun
    rampalardan yararlanılmalıdır. Rampalar; zemini kaymayı, kenarları ise hayvanın
    rampadan çıkmasını engelleyecek yükseklikte olmalıdır.
  • Hayvanlar aşağı doğru inmek yerine yukarı doğru çıkmayı tercih ederler. Bu
    nedenle indirmede kullanılacak rampanın meyil yönü yukarı yönde, 20-25°’lik açıyla
    olmalıdır.
  • Yolculuğu tamamlayan hayvanlar mümkünse barındırılacak ahırlara veya
    ahırlarının çok yakınına ürkütülmeden indirilmelidir.
  • Hayvanlar gelmeden önce indirilecekleri alandaki yemliklere kaliteli kaba yem
    (kuru ot, kuru hasıl, kuru yonca, kuru fiğ vb.) konulmalıdır.
  • İndirilen hayvanlara; indirildikleri alanı tanıma fırsatı verilmeli bu amaçla 1-2
    saat boyunca hayvanların yanına girilmemeli ve her türlü müdahaleden kaçınılmalıdır.
  • İndirilen hayvanlar, 1-2 saat dinlendirildikten sonra kontrolü su verilmelidir.
  • Besilik erkek sığırlarda, aralarındaki sosyal yapıyı güçlendirerek stresi minimize
    etmek için serbest dolaşımlı barınaklar 7-10 başlık bölmeler şeklinde düzenlenmeli ve
    kesime sevk edilene kadar da zorunlu olmadıkça aynı grup içinde tutulmalıdır.
  • Serbest padok sisteminde, 10 günlük karantinadan sonra kavgaya bağlı
    yaralanmaları minimize etmek için özellikle yerli ve melezi ırklarda köreltilmemiş
    boynuzlar kesilmeli (18 aylık yaştan büyüklerde ve sıcak mevsimlerde
    önerilmemektedir), hayvanlar canlı ağırlık, yaş ve ırka göre gruplandırılmalıdır.
  • Küçük kapasiteli besicilik işletmelerinde, hayvanlar arasındaki kavga ve
    yaralanmayı önlemek için bağlı sistemin tercih edilmesinde yarar vardır.
  • Özellikle bağlı duraklı ahırlarda hayvanların ahıra alıştırılması, zaman
    aldığından hayvanları bağlamak için aceleci davranılmamalıdır. Önce yemliklere kesif
    yem dökülmeli, bunu yemek için gelen hayvanlara yaklaşılarak bağlamaya
    çalışılmalıdır.
  • İlk kez bağlanan hayvanlar, 4-5 gün boyunca sık aralıklarla izlenmelidir.
  • Hayvanlar geldikleri işletmede, nakliye ve yeni ortamdan dolayı strese girmekte
    oluşan strese bağlı direnç sistemlerinin zayıfladığı akıldan çıkarılmamalıdır.
  • Nakliye sonrası şekillenebilen öksürüğe karşı barınak içi havalandırma
    kapatılmamalı, içeride hava cereyanı oluşturmadan sürekli temiz hava sağlanmalıdır.
  • Satın alınan hayvanların indirileceği işletmede sığır bulunuyorsa, getirilen
    hayvanlar, ayrı bir ahırda karantinaya alınarak sağlık statüsü eşitlenene kadar bir araya
    konulmamalıdır. Karantina süresince araç ve gereçler ortak kullanılmamalıdır.

İlk 3 hafta boyunca yeni alınan büyükbaş hayvanların temel ihtiyaçları;
Kaliteli kuru ot (tercihen çayır otu),
-Temiz içme suyu,
-Hafif eksersizle birlikte güvenli rahat bir dinlenme ortamı (bol saplı
yataklık)
-Bakıcı ve ortama alışması için özenli çaba (nazik, gürültüsüz ortam)
-Tımara (günde bir kez fırçayla deriye yapılan masaj derinin nefes
almasını sağlar ve hayvanın metabolizmasını güçlendirir).

İlk günlerde taze/yaş ot ve silajlar mümkünse verilmemeli veya çok ufak
porsiyonlarda verilmelidir. Günde verilecek konsantre yem (fabrika yemi, kırılmış veya
ezilmiş mısır, buğday, arpa vb.) miktarı maksimum 0,5 kg olmalıdır.

  • Ancak 10. Günden sonra taze ot, silaj ve konsantre yem miktarı yavaş, yavaş
    artırılarak, hayvanın işletme rasyon programına uyumu sağlanmalıdır.
  • Yem yeme, içme suyu tüketme ve dışkının kompozisyonu düzenli olarak
    gözlenmeli, sorunlar vakit geçirilmeden sorumlu veteriner hekime bildirilmelidir.

 

İNEKLERİN BAKIM VE BESLENMESİ

Çiftlikte Hayvan Refahı

  • İşletmede hayvan refahı; hayvanların, gelişmesi, uyumu ve evcilleşme durumları
    ile fizyolojik, etolojik ihtiyaçları ve davranışları dikkate alınarak bakıldıkları ve
    yetiştirildikleri koşulların asgari standartlarının sağlanması olarak ele alınmalıdır.
    Hayvan refahı, hayvana sunulan ekstra lüks bir yaşam değildir, hayvanın zihinsel ve
    fiziksel yaşam kalitesini yansıtan bir kavramdır.
  • Yapılan birçok araştırma, toplam verimlilik üzerine çevre faktörlerinin (bakımbesleme
    vb.) genetik faktörlerden daha etkili olduğunu göstermiştir. Büyükbaş
    hayvanlar sağlıklarının sürdürülmesi ve besin ihtiyaçlarının karşılanması için yeterli
    miktarlarda ve yaşlarına, ağırlıklarına, davranışlarına, fizyolojik ihtiyaçlarına ve
    beklenen verime göre uyarlanmış uygun bir yemle/rasyonla beslenmelidir. Tüm
    hayvanlara, fizyolojik ihtiyaçlarına uygun olan aralıklarda yeterli miktarda yeme ve
    suya erişebilme imkanı sağlanmalıdır. Beslenme ve içme suyu donanımı, yemin ve
    suyun kontamine olmasını engelleyecek ve hayvanlar arasındaki rekabetin zararlı
    etkilerini asgariye indirgeyecek şekilde tasarlanmalı, inşa edilmeli ve yerleştirilmelidir.
    Büyükbaş hayvanlar barınaklarda herhangi bir zorluk olmadan yatabilmeli,
    dinlenebilmeli, ayağa kalkabilmeli, dışkı ve idrar yapabilmeli, ortam havası ve sıcaklık
    nem indeksi öngörülen sınırlar içerisinde tutulmalıdır.
  • Barınaklar ile kullanılan alet ve donanımlar; çapraz bulaşmayı ve hastalık
    taşıyıcı organizmaların oluşmasını engellemek amacıyla, program dahilinde belli
    aralıklarla düzgün bir şekilde temizlenip dezenfekte edilmelidir. Dışkı, idrar ve yem
    artıkları ile saçılmış yemler; kokuyu asgariye indirgemek ve sinek veya kemirgenler için
    cazip bir ortam oluşmasını engellemek amacıyla gerekli sıklıklarda temizlenmelidir.
  • Canlının yaşamını sürdürebilmesi için, iç ortamının dengede olması ve çevreye
    uyum sağlaması gerekmektedir. Normalden farklı şartlar, hayvanlarda stres
    oluşturmakta ve bu strese karşı hayvanlar bir takım tepkilerle ortama uyum sağlamaya
    çalışmaktadır. Yetişkin sığır davranışları; genetiğe ve yönetime bağlı olarak
    şekillenebilmektedir. Sakin bir şekilde davranılarak yetiştirilen buzağı, dana ve düveler
    agresif bir şekilde idare edilmiş olanlara göre inek dönemlerinde daha kolay
    yönetilebilmektedir. İyi davranılmış hayvanlar kendileri ve çiftlik personeli açısında
    daha az yaralanma riski taşımaktadırlar.
  • Yapılan araştırmalarda; ineklerin, geçmişte yaşadığı acı ve ıstırap veren kötü
    deneyimleri kolayca hatırlayabildikleri, yaşadıkları stresin bağışıklık sistemlerini
    zayıflattığı, sindirim ve üreme fonksiyonlarında da gerilmeye yol açtığı ortaya
    konulmuştur.
  • Sürü yönetiminde, bakım ve beslenmenin yanı sıra stres faktörleri
    değerlendirmeye alınmalıdır. Arkadaş seçen, aralarında gruplaşmayı ve rutin yaşamayı
    seven inekler, gruplarından ayrılmaları halinde yeni ortamına alışana kadar stres
    yaşamaktadırlar.
  • Ülkemizde sığır yetiştiriciliği çoğunlukla zayıf meralara (yetersiz besleme) bağlı
    olarak yürütülmekte, aynı meradan birden fazla sürü ( hastalık ve zararlı riski)
    yararlanmaktadır. Meralarda hayvanları güneş ışınları, rüzgar ve yağmurdan koruyacak
    sundurma ve yeterli içme suyu kaynakları bulunmamaktadır. Ayrıca yem bitkilerine
    ulaşmak üzere uzun yol (yetersiz enerji ve ayak rahatsızlıkları riski) kat etmektedir.
  • Merada hayvanlar sosyal davranışlarını rahatlıkla sergileyebilme imkanına sahipken,
    kış mevsiminde kötü ahırlarda yetersiz refah koşullarında barındırılmaktadır.

Sığırlarda Korku ve Stres;

  • Su birikintileri, metal yansımaları ve gölgeler (Sığır, koyun ve keçilerin retinası
    sarımsı yeşil ve mavimtırak mor renklere daha hassastır-discromat. Bu nedenle
    büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar, birikmiş su yansımalarından, ışık ve gölgelerin
    keskin kontrastlarından ve ekipmanların parıldamalarından korkmaktadırlar.),
  • Hayvanların yaşam alanlarında kapı, pencere ve çit gibi yerlere asılarak karartı ve ses
    çıkmasına neden olan zincir, torba, giysi, ekipman v.b.
  • Metal çınlamaları, çarpma ve rüzgar üfleme sesleri, yüksek frekanslı sesler (Sığırlar
    insanlardan yaklaşık 4 kat, koyunlar ise 5 kat daha fazla sese duyarlıdırlar. Hayvanlar
    kulaklarını, dikkatlerini çeken noktaya doğru çevirirler, bu nedenle kulak hareketlerine
    dikkat edilmelidir.)
  • Bakıcı ile zemin, yapı ve ekipmanlardaki ani renk ve form değişiklikleri,
  • Çok karanlık veya aşırı aydınlatılmış ortamlar,
  • Sığırlarda; gürültü, ses, bağırma, dövme, ürkütme, koşturma, kaygan zemin,
    yatma zemininin sert (beton, taş vb.) olması, yağış, çamur, havasız ortam, hava
    cereyanında bırakma, yüksek nem, sıcaklık, aşırı güneş, susuzluk, açlık, bozuk yem, ani
    yem ve hava değişikliği, kalabalık ve sıkışık ortam, bakıcı ve sağımcı değişikliği,
    sağımcıların uyguladıkları yanlış sağım teknikleri, veteriner hekimler dışındaki
    ehliyetsiz kişilerin hayvanlara müdahale etmesi, yalnız bırakma, doğru (yaş, cinsiyet,
    ırk, verim) gruplamama, kötü ve yetersiz ışıklandırma gibi her türlü kötü çevresel
    koşullar stres sebebidir. Kısaca hayvanda rahatı ve konforu bozan her şey stres
    kaynağıdır. Hayvanların metabolizması üzerinde birinci derecede etkili olan hayvan
    refahının, hiçbir zaman hayvanın sağlığından ve performansından ayrı olarak ele
    alınamayacağı akıldan çıkarılmamalıdır.
  • Sağlık; sadece hastalık ve güçsüzlük halinin olmayışı değil; hayvanın bedenen,
    ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir. Hayvan refahı sağlıktan ayrı
    değerlendirilmemelidir.
  • Ülkemizde hayvan refahının, hayvana sunulan fazladan ve gereksiz konfor
    olduğu algısı; yetiştiricileri, nakliyecileri, tüccarları ve kesimhaneleri yanlış yöne sevk
    etmektedir. Bu nedenle de, ülkemizdeki süt işletmelerindeki yetersiz hayvan refahı
    koşullarına bağlı ekonomik kayıpların çok ciddi boyutlarda ( 2016 yılı verilerine göre
    yıllık yaklaşık 60 milyar TL) olduğu gözlemlenmektedir. Süt ineklerinde maliyet/fayda
    oranının ölçülü (asgari düzey) refah standartları için 35,7 olduğu, buzağılar için ise 1,19
    olarak hesaplanmıştır. Hayvan refahı yüksek oranda ekonomik kazanç yarattığı gibi
    insani bir görev ve gıda güvenliğinin de anahtarıdır.
  • Günümüzde yapılan araştırmalar, süt işletmelerinde yetersiz refah koşuları
    nedeniyle sağmal ineklerin % 70’nin ekonomik ömrünü tamamlamadan reforme
    edildiğini göstermektedir.

Çiftlik Hayvanlarının Korunmasına ilişkin Avrupa Birliği Çiftlik Hayvanları Refahı
Konseyinin belirlemiş olduğu hayvanlara sunulması gereken 5 Temel Hak;

1. Hayvanlar aç ve susuz bırakılmamalıdır; Sağlığını ve gücünü tam koruyacak
taze su ve yiyeceğe daimi erişim,
2. Hayvanlar rahat ettirilmelidir; Barınak ve rahat dinlenme alanlarını da
içeren korunaklı uygun yaşam ortamları,
3. Hayvanlar ağrı, yaralanma ve hastalıklardan uzak tutulmalıdır; Koruyucu
tedbir, hızlı teşhis ve tedavi,
4. Hayvanlar doğal davranışlarını gösterebilmelidir; Aynı türden hayvanların
yeterli alan ve uygun tesislerde bir arada tutulması,
5. Hayvanlar korku ve stresten uzak tutulmalıdır; Izdırabı önleyici koşullar ve
tedavi

Sığırlarda Refah ve Sağlık Kontrol Noktaları;

+ Vücut Kondisyon Skorunun 1,5 altında olması,
+ Rumenin boş olması,
+ Kalçada veya memede kirlilik (kirlilik skorunun 3 ün üzerinde olması),
+ Mastitisin yaygınlığı (aylık klinik mastitis oranın % 2’nin üzerinde
olması),
+ Kanlı-irinli vajen akıntıları,
+ İshal,
+ Barsak ve genital organlardaki ağrıya bağlı olarak kalkık kuyruk,
+ Uzamış veya kıvrılmış tırnaklar,
+ Ayak hastalıkları, belde kamburluk,
+ Metabolizmal hastalıkların yaygınlığı,
+ Ölüm oranları
+ Dizde şişlik,
+ Bozuk tüy, çökmüş göz,
+ Burun akıntısı, öksürük,
+ Deride döküntü, soyulma, ülserleşme veya nasırlaşma.
Kısaca sığırlarda sağlıksız görüntü varsa işletmede refah yetersizliğinden
bahsedilebilir.

YEM ve YEMLEME

Rasyon: Bir büyükbaş hayvanın 24 saatlik tüm besin ihtiyaçlarını karşılayabilecek,
işkembedeki asidi dengeleyecek kaba ve kesif yemleri uygun şekilde hazırlanmış
karışıma denir. Uygun çevre koşullarında, yaş, canlı ağırlık ve verimine göre hazırlanan
rasyonla beslenen hayvanlardan ancak genetik kapasitesi nispetinde verim alınabilir.
Sığır rasyonlarında yüksek kaliteli kaba yemin yerini tutacak başka bir yem
maddesinin mevcut olmadığı her daim göz önünde bulundurulmalıdır. En kaliteli
kaba yemin ise çayır otu olduğu göz önünde bulundurularak, çayır alanların yaratılması
ve ıslahına kaynak ayrılmalıdır. Rasyon hazırlarken;

  • Sığıra yem verdiğimizde, aslında sığırı değil ön midede (işkembede) bulunan
    mikroorganizmaları beslemekteyiz, mikroorganizmalarda sığırımızı beslemektedir.
    Büyükbaş ve küçükbaş hayvanlarda sindirim işleminin % 70’i işkembede
    gerçekleşmektedir.
  • Sağmal ineklerde toplam ağırlığı 4-7 kg olan işkembe (rumen) mikroorganizmaları;
    rumen pH’sının 6.0-6.4 olduğu ortamda optimum ruminal fermantasyonu ve lif
    sindirimi mümkün olmaktadır. Bu pH aralığı dışındaki değerlerde (uzun süren
    periyotlarda) sindirim faaliyetlerini sürdüren mikroorganizmaların sayısı ve
    aktivitesi düşmektedir. Bu düşüş optimum pH seviyesinden (6.0-6.4) uzaklaştıkça
    artar.
  • Sığırlarda işkembeyi dolu tutarak tokluk hissi yaratılabileceğinden, her zaman
    kaliteli ve istekle tüketilebilen kaba yemlere ihtiyaç vardır.
  • Tükürük salgısını inhibe etmemesi için mümkünse yemler ıslatılmadan
    verilmelidir.
  • Kaliteli kaba yemler ineklere yiyebildikleri kadar verilmeli, hayvanlardan
    kıskanılmamalıdır. Bazı ülkelerde süt sığırlarında kaliteli bir peynir üretimi için
    sadece kaliteli çayır otu verildiği unutulmamalıdır.
  • İşletmenin bulunduğu bölgedeki iklim ve toprak şartlarına göre çayır otu, silajlık
    mısır, sorgum sudan otu melezi, yonca, fiğ, korunga, lenox, gibi kaba yemler
    işletmede üretilerek en az %30-40 oranında üretim maliyeti azaltılmalıdır.
  • Arpa, mısır, buğday, bakla, yulaf vb. dane yemleri üreterek, ayçiçeği küspesi,
    pamuk tohumu küspesi, soya ve yem katkı maddelerini (mineral maddeler, vitamin,
    soda (NaHCO3, vb.) satın alarak fabrika yemlerine göre maliyeti en az % 20-30
    oranında azaltan dengeli ve sağlıklı kesif yemler işletmede üretilmelidir. Taze yem
    tercih edilmelidir.
  • Kaba yem / kesif yem oranı çok önemlidir. Uzmanlar süt sığırlarında verimli bir
    ömür için rasyonlarının; kuru madde esasına göre % 60’nin kaliteli kaba yemlerden,
    en fazla % 40’nin ise kesif (konsantre) yemlerden oluşmasını; sadece özel
    durumlarda maksimum rasyonun % 50’sinin kesif yemlerden karşılanmasını
    önermektedir. İşletmeler bu bağlamda rasyonda kesif yeme daha az yer verebilmesi
    için, kaliteli kaba yem üretimi veya tedarikinde özel bir çaba içerisinde olmalıdır.
  • Düşük verimli ineklerde (14 litre verime kadar), gebe ve kısır ineklerde olduğu gibi
    günlük rasyonun % 80-90’ı ve hatta %100’ü kaliteli kaba yemlerle karşılanabilir
    (mineral madde takviyesiyle). Sığırların sindirim sistemi kaba yemler üzerinden
    çalıştığı unutulmamalıdır.
  • İşletmeler; ürettikleri kaba yemlerde mineral madde (özellikle bakır, çinko, demir,
    selenyum, krom ve manganez ) yönünden analizlerini yapmalı, gerekirse yem
    bitkileri yetiştirilen topraklar; eksik olan mineraller yönünden zenginleştirmelidir.
  • Ülkemizde kaliteli kaba yemi olmayan üreticiler; kesif yemle yüksek verimli
    ineklerini dengeli besleyemediklerinden çok kısa zamanda elden çıkartmak zorunda
    kalmaktadır.
  • Yem bitkileri; derin ve yüzlek kök yapıları sayesinde toprağın çeşitli
    katmanlarından yararlanırken bıraktığı bol miktardaki kök ve gövde artıkları ile de
    toprağın organik maddece zenginleşmesini sağlar. Yem bitkileri aynı zamanda yılın
    büyük bir kısmında toprağın yüzünde sıkı bir çim kapağı oluşturduğundan bir
    taraftan su ve rüzgar erozyonunu önlerken diğer taraftan da topraktaki su kaybını
    en aza indirerek tuzlu ve alkali toprakların ıslahında kullanılabilir.
  • Çiftliğimizi, ancak toprağını koruyarak ve zenginleştirerek torunlarımıza
    bırakabiliriz.
    Sadece kaliteli çayırotunun; ruminantlarda ayak sağlığı, meme sağlığı, döl verimi
    başka bir ifadeyle verimli bir yaşam süresini garanti ettiği unutulmamalıdır.
    Kaliteli çayır otu=Hayvan Sağlığı=Halk Sağlığı

Yem ve Yemlemede Önemli Bazı Hatırlatmalar

  • İşletmedeki hayvan varlığına göre yıl içerisinde işletmede üretilecek kaba ve
    kesif yemlerle, piyasadan temin edilecek yemlerin ekonomik şekilde değerlendirilmesi
    için yıllık yemleme planlamasının yapılması en akılcı yoldur.
  • Sığırlar istikrar ve alışkanlığı sevdiğinden, zorunluluk hasıl olmadıkça rasyon
    değişikliklerinden kaçınılmalıdır. Bu amaçla işletmenin süt sığırı rasyonlarında istikrarı
    sağlayabilmesi için yem bitkisi ekiliş alanlarına sahip olması kritik önemdedir.
  • Yonca gibi kaliteli kaba yemi ve kaliteli mısır silajı olan işletmeler;
    hayvanlarının yaşama payı ile birlikte 14 kg süt verimine yetecek kadar ham proteini ve
    enerji ihtiyaçlarını karşılayabilmektedir. Canlı ağırlığının % 2,5 civarında olan kuru
    madde ihtiyacının; en az % 1,5’nin kaliteli kaba yemden karşılanması sığırcılık
    işletmelerinin olmazsa olmaz koşuludur.
  • Kuru yemden, yaş yeme veya yaş yemden, kuru yeme geçerken, geçişler yavaş,
    yavaş yapılmalı, yemin biri azaltılırken diğeri çoğaltılarak en az bir haftalık bir sürede
    geçişler tamamlanmalıdır.
  • Aynı firmaya ait kesif yemlerde bile farklı partilerde farklı hammaddeler
    kullanılabilmektedir. Bu nedenle bir parti kesif yemden diğer bir partiye geçerken de
    kademeli geçiş (alıştırma) yapılmalıdır.
  • Hayvanda asidoza yol açan melas, pekmez gibi konsantre şekerler; bir başa
    günlük 500 gramdan fazla verilmemelidir.
  • Bir yemlemede/öğünde maksimum 2,5 kg/baş konsantre yem verilmelidir.
  • Tahıllar hiç bir zaman öğütülmeden, ezme veya kırma halinde verilmelidir.
  • Yem çuvalları tahta ızgara üzerinde; serin, kuru, ışıksız bir ortamda ve ağızları
    kapalı olarak saklanmalıdır.
  • Çuval istifleri yazın 5, kışın ise 7 çuvaldan fazla olmamalıdır.
  • Yemlik ve suluklar düzenli olarak temizlenmelidir. Yemliklerde tüketilmeyen
    yemler bekletilmeden uzaklaştırılmalı, yerine taze yemler konulmalıdır.
  • Pancar yaprakları bol şeker içerdiği için fazla verilmesi işkembeyi ve
    bağırsakları tahriş edeceğinden dikkatli davranılmalıdır.
  • Çimlenmiş veya küflü- kokuşmuş tohumlar zehirli olduğu unutulmamalıdır.
  • Soğan, lahana ve karalahana yaprakları hayvanlarda iç kanamalara yol
    açacağından fazla yedirilmemelidir.
  • Depolarda zamanla insan yiyeceği özelliğini kaybeden hububat daneleri
    hayvanlara verilmemelidir.
  • Fırın ve yemek artıkları hayvanlara yedirilmemelidir.
  • Elek altı, değirmen altı kırık buğdayların içinde yabani ot bulunduğundan
    rasyonda %5’den fazla katılmamalıdır.
  • Kaba yemler temiz (tozsuz, çamursuz, küfsüz) ve lezzetli olmalıdır. Odunlaşan
    ve çok kuru otlar hayvan beslenmesinde kullanılmamalıdır.
  • Sütün koku ve rengini bozan yemlerden kaçınılmalıdır.
  • Taze yem bitkisinin sindirilme derecesi, kurutulmuş olanına göre daha yüksek
    olduğu unutulmamalı, bu nedenle çayır ve meralardan yeterince faydalanılmalıdır.
  • Sığırlarda yüksek kaliteli kaba yemin yerini tutacak başka bir yem maddesinin mevcut
    olmadığı her daim bilinmelidir.

Çayır- Meralardan Yararlanma

  • Sığıra yem verdiğimizde aslında sığırı değil ön midede (işkembede) bulunan
    mikroorganizmaları beslemekteyiz, mikroorganizmalar da sığırımızı beslemektedir.
    Büyükbaş hayvanlarda sindirim işleminin % 70’i işkembede gerçekleştiğinden
    beslenmede her zaman kaliteli kaba yeme odaklanılmalıdır.
  • Bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olan sağlığı, sığırlara sunmada
    kaliteli çayır-meralar alternatifsizdir. Bu gerçekten hareketle, işletme giderlerinin de %
    60-70’ni oluşturan yemin içerisinde önemli bir yeri olan taze kaliteli kaba yeme
    kaynaklık eden çayır-meralara özel bir önem verilmelidir. Bir başka ifadeyle çayırmeralar
    büyükbaş hayvanların hem yem deposu, hem de sağlık güvencesidir.
  • Orta kaliteli bir merada bir sığır, 5 saat otlar 2 saat yürür. Meranın kalitesiyle otlama
    süresi ters orantılıdır. Avrupa’da mera alanlarında dekarda 560 kg ot alınırken, bu rakam
    Türkiye’de ancak 80 kg. dır. Ayrıca, ülkemizde meralara tohum takviyesi ve bakım
    yapılmadığından otun besin değeri de düşüktür. Yapılan çeşitli araştırmalara göre,
    meradaki bitki örtüsünün toprağı kaplama oranının % 10-20 arasında olduğu ortaya
    konulmuştur (anonim). Bu nedenle ülkemizde büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar
    meralarda çok uzun süre otlamak ve yürümek zorunda kalmaktadır.
  • Evcil ruminantlar arasında en az seçici olan sığırlar, otları koparmak için dillerini
    otun çevresine dolayarak çekmektedir. Bu otlama yöntemi, 10 mm’den daha uzun
    bitkileri yiyebilmelerini sağlamaktadır. Sığırlar taze otlu çayır-meralarda dakikada 50-
    60 ısırma ve 14-20 çiğneme olacak şekilde otlamaktadırlar. Her ne kadar uzun otları
    tercih etseler de, kısa otları daha yüksek ısırma oranı ile (70/dk) yemektedirler. Aç
    sığırlar toklara oranla otlamak için daha fazla zaman harcamakta ve ısırma boyutu
    değişmemekle birlikte daha az çiğneyerek daha büyük lokmalar halinde yutmaktadır.
  • Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların otlamada ilk tercihleri taze yeşil yapraklardır.
  • Taze yeşil yapraklardan sonra sırasıyla; kart yeşil yaprakları, yeşil gövdeleri, kuru
    yaprakları ve kuru gövdeleri yerler. Taze yemleri, bayat yemlere; yeşil kaba yemleri,
    kuru kaba yemlere tercih ederler.
  • Sığırlar gündüz aktif hayvanlar olduğundan, gün doğumunda ve ikindiden gün
    batımına kadar çoğunlukla iki devrede otlamayı/yem alımını tercih ederler. Ancak sıcak
    havalarda ve günlerin kısaldığı kış aylarında gece otlaması, yapılabilir. Sığırlarda,
    otlama, geviş getirme ve yatma/dinlenme devreler halinde olur. Sığırlarda sosyal
    etkileşim fazla olduğundan, grup halinde, bireysel yediklerinden daha fazla yem
    tüketmektedirler.
  • Kabaca çiğnenerek yutulan yemler, işkembede yeni yem alımı için ortam oluşturmak
    için 30-90 dakika sonra tekrar çiğnemeye (geviş getirme/ruminasyon) tabi
    tutulmaktadır. Geviş getirme süresi, kaba yemin partikül büyüklüğüne ve selüloz
    içeriğine göre değişmekle birlikte yaklaşık otlama süresi kadar olduğu kabul
    edilmektedir. Uzun ve düzenli (kaliteli) geviş getirme, hayvanların kendini rahat
    hissettiği, yarı uykulu olduğu zamanlarda gerçekleşmektedir. Stres, acı, ani ses, korku,
    hastalık gibi etkenler geviş getirmeyi düzensizleştirmekte veya durdurmaktadır.
  • Bahar aylarında mera otlarında selüloz oranı çok düşük olduğundan, hayvanlar
    meraya çıkmadan önce mutlaka kuru ot verilmelidir.
  • Aşırı gübreleme bitkilerde nitrat ve nitrit maddelerinin artmasına neden olur.
    Nitrat ve nitrit bitkilerde A, D ve E vitaminlerini azaltacağı gibi hayvanlarda nitrit
    zehirlenmesine yol açacağından dikkatli olunmalıdır.
  • Kışın mümkünse otlatma yapılmamalıdır. İlk ve sonbaharda hayvanlar sabahın
    erken kırağılı saatlerinde meraya çıkarılmamalıdır. Kırağının kalkması beklenmeli veya
    o gün meraya gönderilmemelidir. Eğer çıkarmak gerekirse mutlaka hayvanlara içeride
    bir miktar kuru ot verilmelidir.
  • Büyükbaş otlatma sürü büyüklüğü 300 başı geçmemelidir.
  • Sığırlar dışkı ile bulaşmış otlaklı alanlarda yayılmak istemezler; tiksindikleri
    veya sevdikleri yemleri de 3 yıl boyunca hatırlamaktadır.
  • Çöplük veya çevre kirlenmesinin olduğu fabrika alanlarında, ana yol
    kenarlarında hayvanlar otlatılmamalıdır.
  • Hayvanları yağışlı ve soğuk havalarda sabah erken, kırağılı saatlerde veya
    günlerde mümkünse meraya çıkarmamalı, şayet çıkarılacaksa da mutlaka bir miktar
    kuru ot verildikten sonra çıkarılmalıdır.
  • Sığırlar yazın; 10-16 saatleri arasında ise her tarafı açık tarzda yüksek
    yerlerde konumlanmış serin gölgeliklere alınmalıdır.
  • Baklagil otlarınca zengin meralarda gaz şişkinliğini önlemek için otlatma daha
    kısa sürede yapılmalı ve yayılımdan önce sığırlara bir miktar kuru ot verilmelidir
  • Yalaklar ayda en az iki kez yıkanarak yosun tutması önlenmelidir.

Otlatmanın Otun Kök ve Gövde Gelişimi Üzerine Etkisi

otlatmanin

Meralar ne kadar düzenli ve kontrollü otlatılırsa, meradan yararlanma oranı
ve süresi o oranda artar. Bunun için meralar 5 veya 6 parselle bölünerek münavebeli
otlatılmalıdır. Mera bitkilerinin % 80’ni bahar mevsiminde geliştiğinden bahar
aylarında mera yönetimi çok daha önem arz etmektedir.

munavebeli

Bitki örtülerinin devamlılığı ve verimliliği otlatmanın bilinçli ve planlı
yapılması ile korunabilir. Bitkilerin vejetasyon hızına göre mera rotasyonu
ayarlanabilir. Erken, düzensiz ve/veya yoğun otlatma, yağışlı havalarda
hayvanların fazla gezdirilmesi, meralara tohum takviyesinin yapılmaması gibi
etkenler meraları tahrip eden başlıca faktörlerdir.

Sığırlar, aşağıdaki grafikte de görüldüğü üzere taş oranı fazla olan meralarda
otlamak istemez. Çayır-mera yüzeyinin %5’i taşlık iken sürüdeki sığırların % 60’ı,
meradan kaçınırken taşlık alan oranı %20’ye çıktığında sığırların % 90’ı meradan
kaçınmaktadır. Taşlık alan oranının % 30’un üstüne çıktığı mera alanlarında ise
sürünün tamamı merada otlamaktan kaçınmaktadır. Bu nedenle, çayır-mera
alanlarından, sadece ot miktarı üretiminin artırılması için değil, sığırların taşlık
alandaki davranışları da dikkate alınarak taşlar toplanmalıdır.

Yüksek verimli sağmallar (12-14 kg’dan fazla) hariç, etçi ve genç sığırlar tuz
ve mineral madde haricindeki besin maddesi ihtiyaçlarının tamamını bakımı
yapılmış meralardan sağlayabilirler. Meralar aşırı şekilde yıpratılmadan dönüşümlü
olarak kullanılırsa, yani kontrollü otlatılırsa bütün yıl boyunca yararlanılabilir. Aşırı
ve/veya düzensiz otlatılmak, bitki köklerin tahrip olmasına, iç-dış parazitlerle
bulaşık hale gelmesine, zamanla meraların verimsizleşerek, tahrip olmasına yol
açmaktadır.

TOPRAK

Toprağın canlılığını, üzerinde yetişen bitki artıkları ile onları değerlendiren ve toprağın
içinde yaşayan mikroorganizmalar sağlar. Toprak, ancak ve ancak bitkiler tarafından korunur
ve canlılığı devam ettirilir. Erozyonda kontrolsüz otlatmanın çok önemli etkisi vardır. Otlayan
hayvanlar tırnakları vasıtasıyla toprağı sıkıştırarak infiltrasyon oranını azaltır ve strüktürü
bozarak toprağı parçalanmaya uygun hale getirmekte, böylece toprakları rüzgâr ve su
erozyonuna karşı hassaslaştırmaktadır. Otlatma şiddeti arttıkça, yağış sularının toprağın
derinliklerine işleme (infilitrasyon) oranı azalmakta ve yüzey akışı ile taşınan nitelikli toprak
(sediment) miktarı artmaktadır.

ABD’nin değişik bölgelerinde yürütülen araştırmalara göre, bir buğdaygil merasında,
temiz işlenmiş nadas veya mısır tarlasına göre 526-1029 kez daha az toprak kaybı; 5-277 kez
de daha az yağış suyu kaybı saptanmıştır. Bitki örtüsü, toprak ve su korumayı belirleyen ana
unsurdur. Aynı şekilde, aşırı otlatılan merada yağışın %17,3’ü, normal otlatılan merada ise
%3,4 yüzey akışı ile kaybolmuştur.

YUKSEK

Bilim insanları; Erozyon, Bitki Örtüsü ve Kuraklık arasındaki ilişkiyi yukarıdaki
şekilde tanımlanmaktadır. Şekilde de görüldüğü gibi bitki örtüsünün toprağı kaplama alanı
azaldıkça erozyon artmakta, ancak bu artış doğrusal bir ilişki sergilememektedir. Ülkemizde
ise yapılan çeşitli araştırmalara göre meradaki bitki örtülerinin toprağı kaplama alanlarının %
10-20 aralığında olduğu ortaya konulmuştur (anonim). Bu oranlar dikkate alındığında
meralarımızda erozyonun çok yüksek olduğu söylenebilir. Bunun önemli sebebi “hayvan-bitkitoprak-su”
bağlantısının doğru yönetilmemesidir.

Çayır ve meradaki bitki örtüsünün bozulmasının birçok nedeni vardır. Tabi ki en fazla
etkiyi çayır-meraya yaklaşımındaki göçebelik kültürüdür. Göçebelik kültürünün var olana git,
yaklaşımına bağlı aşırı, erken ve düzensiz otlatmadır. Oysa toprak ve su aldığın kadar da
verilmesini ister. Çayır ve meralarda bitki örtüsünün bozulmasının diğer nedenleri; kuraklık,
şiddetli soğuklar, yakma ve istenmeyen otlar, gevenler ve çalıların istilası sıralanabilir.
Çayır ve meralar yem bitkileri yönünde fakirleştikçe, hayvanlar çayır meralarda daha
fazla dolaşarak, daha fazla enerji harcamaktadır. Bu da çayır-mera alanlarında tahribatı
artırmaktadır.

Bir büyükbaş veya küçükbaş hayvanın günlük mera yem ihtiyacı: Canlı ağırlığının
1/10’u olarak kabul edilir. Örneğin 500 kg bir sığırın günlük yem ihtiyacı 50 kg’dır. Belirli
genişlikteki bir otlatma alanında bitki örtüsü, toprak ve diğer doğal kaynaklara hiçbir kalıcı
zarar vermeden uzun yıllar maksimum hayvansal ürün alma otlatma yönetiminin doğru bir
şekilde kullanılmasına bağlıdır. Bir başka ifadeyle otlatmada; Toprak-su-bitki-hayvan
arasındaki karşılıklı ilişkiler sürdürülebilirlik çerçevesinde ele alınmalıdır.

Bitkinin yeniden büyümesi otlama şiddetine bağlıdır. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü
üzere otu bitirmek fotosentez yoluyla enerjinin yeniden kazanılmasını sağlayan kökünde bitmesi
anlamına gelmektedir. ABD’de yapılan bir çalışmada optimal koşullarda meralardaki
otun/grass % 50’ye kadar otlanması halinde otun yeniden eski seviyesine çıkması 15 günde
mümkün olurken, otlatma yoğunluğunun % 50’nin üzerindeki artışı nispetinde bitkilerin
büyüme süresi de uzamaktadır.

otlatma

Doğada kabaca biyolojik döngü; birbirinin içine girmiş 3 ana grup halinde
sınıflandırılabilir. Toprakta atıkları ve artıkları kullanarak/işleyerek yeni besin maddeleri ve
oksijeni oluşturun parçalayıcılar (bakteriler, mantarlar) ve üreticiler (fotosentetik bakteriler,
bitkiler), diğeriyse bu ürünleri alıp, işleyip temel bileşikler olarak tekrar geriye veren
hayvanlardır. Çayır-mera yönetimi, dünyada yaklaşık 3 milyar yıldır devam eden bu biyolojik
döngü üzerinde ele alınmalıdır.

Meralardan yararlanmanın teknik esasları dört madde üzerinde toplanabilir.

  1. Meralar mevsiminde otlatılmalı (bitkilerin otlatmadan zarar görmedikleri yüksekliğe
    eriştiği safhada), erken ilkbaharda otlatılmamalıdır.
  2. Meraların otlatma kapasitesine uyulmalıdır. (çayır ve meranın ürettiği yem miktarı
    ile merada otlayacak hayvan sayısı arasında denge kurmak, meranın bir mevsimde
    ürettiği yemin % 50’sini otlatma), “meranın daha fazla yem vermesini istiyorsan,
    üretimin yarısına kadar otlat, yarısını da mera üzerinde bırak” sözü ileri hayvancılık
    ülkelerinde atasözü haline gelmiştir.
    Otlatmada her daim bitkinin yaprak ve kök gelişim ilişkisi göz önünde
    bulundurulmalıdır.
  3. Meralar üniform otlatılmalıdır (bütün mera bitkileri ve bölümleri aynı derecede
    otlatma),
  4. Meralar bitki örtüsünü en iyi şekilde değerlendirebilecek hayvanlarla otlatılmalıdır
    (uzun boylu bitki sahasını sığırlarla, kısa boylu bitki sahalarını koyunlarla, çalı ve ağaçlı
    sahaları keçilere otlatmak gibi).
    Karlı bir sığır yetiştiriciliğinin yolu meranın bakım, ıslah, otlatma kapasitesi, otlatma
    düzeni ve dinlendirmesinden geçmektedir. Ülkemizde maalesef hayvan yetiştiricileri, meraları
    erken ilkbahardan kışa kadar kontrolsüz bir şekilde otlatmakta olup, meraların daha iyi
    yönetilmesi durumunda sağlanacak kazançlardan haberdar değildirler.

KABA YEMLER

Selüloz bakımından zengin olan yemlere “kaba yem” adı verilir. Kaba yemler;
işkembedeki mikroorganizmalar ve asitliğin düzenlenmesi, geviş getirme ve tükürük
salgısını artırması gibi yaşamsal fonksiyonlar nedeniyle tüm büyükbaş ve küçükbaş
hayvanlar için elzem bir besin madde kaynağıdır. Kaba yemin kalitesi düştükçe günlük
rasyonda daha fazla konsantre yem kullanılması gerekmekte, bu duruma bağlı olarak da
hayvanın performansı (süt ve döl verimi) ve sağlığı olumsuz yönde etkilenmektedir.
Baklagil yem bitkilerinin protein, buğdaygillerin ise karbonhidrat bakımından
zengin olması nedeniyle hayvanın fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanmasında kaba yemde
protein ve enerjinin dengede olması hedeflenmelidir. Dengesizlik halinde yemden
yararlanma oranı düşmektedir. Yem bitkisinde, ham protein oranı % 12 ve altında
düşük, %15 orta, % 18 ve üzerinde yüksek; net enerji değeri 1,12 Mcal/kg ve altında
düşük, 1,27 orta, 1,42 ve üzerinde ise yüksek kaliteli kaba yem olarak kabul
edilmektedir.

Kaba yemin kalitesi; ham protein oranı ve net enerji değeri kadar, lezzetlilik,
sindirilebilirliliği, toksik/allerjik madde içermemesi, hayvanın ağız yapısına uygun
olması da belirlemektedir.

Büyükbaş hayvanların yiyebildikleri kaba yemler; ot (çayır otu, yonca, korunga,
fiğ üçgül, vb.) ve hasıllar, samanlar (buğday, arpa, bakliyatlar vb.), hasat ve harman
artıkları (mısır sapı, pancar yaprağı, sebze artıkları), fabrikasyon artıkları (pancar posası,
malt posası, elma posası vb.), ve silajlardır (mısır, yonca, ot, hububat hasılı vb. ).
Kaba yemlerde maksimum sindirilebilir besin maddesi elde edilebilecek en
uygun biçim zamanları;

  •  Buğdaygillerde başaklanma öncesi ile erken başaklanma (buğday, arpa,
    yulaf )
  • Baklagillerde çiçeklenme başlangıcı (yonca, korunga, fiğ)
  • Silajlık tahıllarda (mısır, sorgun vb.) ise danenin hamur kıvamı
    aşamasına geldiği dönemdir.
  • Eğer buğdaygiller ve baklagiller karışım halinde ise gelişimleri
    birbirlerinden farklı olduğundan buğdaygillerin başak oluşumu
    aşamasında iken hasat gerçekleştirilmelidir.

Kaba yemler, rutubetsiz ve havadar depolarda, depolanmadan önce nem oranı
% 14 altına düşecek şekilde kurutulmalıdır. Gölgede kurutulan otların besin değerleri
güneşten kurutulanlara göre daha yüksektir.

Hasat sonrası bitkide, oksidasyon ve protein kayıplarını en az düzeye
indirebilmek için, hızlı bir şekilde bitki öz suyunun uzaklaştırılması gerekmektedir.
Kaba yemin biçimden sonra hızlıca kurutulması, besin değerini kaybetmeden
saklanmasını sağladığı gibi, mikotoksin oluşumunu da önlemektedir.

Yem bitkilerinin tarlada kuruma süreleri sıcaklık, nem, yağış miktarı gibi
iklimsel faktörlerin yanı sıra namlu profili, biçim yüksekliği, uygulanan mekanizasyon
yöntemi, yem bitkisinin türü, biçim zamanı gibi birçok etkene bağlı olarak
değişmektedir. Otlar yeteri kadar kurutulmazsa depolama sırasında küflenme ve
çürümeler oluşabilir. Bu nedenle biçim esnasında ve sonrasında doğru mekanizasyon
yöntemleri kullanılarak bitkinin yaprak ve gövdesi kısa sürede eşit bir şekilde
kurutulmaya çalışılmalıdır. Yine bazı sebeplerden ötürü fazla güneşe maruz kalıp aşırı
kurutulan kaba yemlerde; toplama, taşıma, depolama ve yemin alınması sırasında en
değerli bölümü olan yaprakların dökülmesine/mekanik kayıplara neden olmaktadır.
Kaba yemlerin çok ince formda olması, çiğneme aktivitesinin ve rumen
kontraksiyonlarının azalmasına, rumen pH’sının düşmesine, selüloz sindiriminin ve
yem tüketiminin baskılanmasına neden olmaktadır.

İşkembede sağlıklı bir ortam yaratmak için kaba yemin kalitesi kadar fiziksel
özelliği de esas alınmalıdır. Kaba yemin kaliteli ve iri formda olması, kesif yeme olan
ihtiyacı azaltacağı gibi geviş getirmeyi teşvik ederek tükürük salgısını da artıracaktır.
Bir sağmal hayvana günlük 20-25 kg mısır silajı veriliyorsa, geviş getirme süresini
artırmak için 4-5 kg iri kıyılmış iyi kaliteli kuru çayır veya yonca-korunga-hasıl otu
verilmelidir. Kaba yemle ilgili şu faktörlere dikkat edilmelidir:

  • Biçildiği vejetasyon dönemi (baklagiller çiçeklenme ve buğdaygiller
    başaklanma başlangıcında),
  • Kaba yemin hasat biçimi (biçim yüksekliği ve biçimde uygulanan mekanizasyon
    yöntemi vb.)
  • Kaba yemin biçim sayısı (1.biçim, 2. biçim gibi)
  • Fiziksel formu (3 cm’den uzun kıyımlı),
  • Depolanma koşulları ve süresi,
  • Bölgede kolay elde edilebilir olması,
  • Kaba yem birim fiyatından ziyade, içeriğindeki besin maddelerinin birim
    fiyatları göz önünde bulundurulmalıdır.

Kaba yem fiyatı hesaplanırken 1 kg saman, 1 kg yonca fiyatı değil, 1 kg
sindirilebilir selüloz fiyatı esas alınmalıdır. Arazilerde biçim zamanın tespitinde
mümkünse laboratuar analizlerinden faydalanılmalıdır.

Saman; Enerji katkısı eksi ve protein katkısı (verim payı) sıfır olarak kabul
edilir. Kaba yemlerin yokluğunda bir başka deyişle zor durumda kalındığında işkembeyi
dolu tutmak, geviş getirmeyi garanti altına almak ve işkembede oluşan gazların
birikimini engelleyerek şişmeye karşı tampon görevi yapması için kullanılır.
Yemlemede, kalitesiz bir kaba yem olan samanın miktarı artıkça, kesif yeme olan ihtiyaç
ve besleme gideri de o oranda artacaktır. Buğday, çavdar, arpa saplarını altlık olarak
kullanmak veya melas ve hububat kırmaları ile karıştırıp silaj haline getirerek besin
değerini artırmak en akıllıca yöntemdir.

SİLAJ

Silaj; taze ve fazla su içeren yemlerin uzun süre saklanması amacıyla havasız
ortamda süt asidi (laktik asit) bakterilerinin fermantasyonuyla elde edilen yemlerdir.
Silolanacak suca zengin yemlerin kuru madde içeriklerinin %25-35 arasında, kolay
eriyebilir karbonhidrat içeriklerinin ise en az %3 olması gerekir. Kaba yemlerin besin
değerini artırmak ve korumak için en iyi yöntem slajlama metodudur.

Silaj için gerekli olan oksijensiz ortamı ve laktik asit oluşumunu sağlamak için
yem bitkisini soldurma, parçalama, doğrama vb. fiziksel işlemler silolanmadan önce
uygulanmalıdır. Proteince zengin ancak karbonhidratça fakir baklagil yem bitkilerine
karbonhidrat ilave edilmelidir. Kısaca taze yem bitkileri silaj yöntemiyle; bakteri, maya,
küf, böcek ve kemirgenler gibi dış bozulma faktörlerinden korunmasıdır.

Gıda sanayi yan ürünleri, konserve sanayinin her türlü sebze artıkları, hayvan
lahanası, şalgam ve pancar yaprakları, bezelye sapları, fasulye, domates, biber artıkları,
şeker pancarı posası, patates cipsi artıkları silajı yapılmak suretiyle hayvan yemi olarak
çok ucuza değerlendirilebilir.

  • Silaj için dane verimi ve sindirilebilirlilik oranı yüksek tohum seçilmelidir.
  • Toprak analizine göre bitkinin ihtiyaçlarını içeren gübre kullanılmalıdır.
  • Hasat zamanının doğru belirlenebilmesi için tarla zemini düzgün olmalıdır.

Silajlık mısırlarda, maksimum sindirilebilir besin maddesi elde
edebilmek için en uygun hasat zamanı, kuru madde içeriğinin % 30- 35 arasında olduğu dönemdir. Bu
dönem, danelerin olgunlaşmaya yüz tuttuğu, dişle rahatlıkla ezilebildiği ve
süt çizgisinin danenin ½ seviyesinde olduğu evredir.

  • Bitkilerin kök kısmına yakın yerlerinde mikotosin ve sindirilmeyen selüloz
    (lignin) oranının yüksek olması nedeniyle silajlık mısır hasadı, toprak seviyesinden 30-
    40 cm yukarıdan yapılmalı, rumende iyi bir fermantasyon sağlanabilmesi için de parça
    büyüklüğü 2 cm olmalıdır.
  • Silajın bozulmadan uzun süre muhafazası, biçim partikül büyüklüğü, silo alanına
    taşıma hızı ile sıkıştırma ve üstünün kapatılması aşamalarının kısa sürede yapılmasıyla
    doğru orantılıdır.
  • Silaj yapım yeri, bulaşmaya sebebiyet vermemek için hayvan atık depolarından
    uzak tutulmalıdır. Silo derinliği taban suyu düzeyi dikkate alınarak yapılmalıdır.
  • Silo suyu drenajını sağlamak için silo yerinin en az %1-2 eğime sahip olmasına
    dikkat edilmelidir. Bu amaçla eğimli araziler kullanılabileceği gibi, düz arazilerde silo
    tabanında %1-2 eğim oluşturulmalıdır.
  • Silo yapı malzemesi yem suyunu emmemeli ve yem suyundan etkilenmemelidir.
    Kullanılan malzeme, yemin kalitesini bozmamalıdır.
  • Silo yapı elemanları hava ve suyu içeriye sızdırmayacak özellikte olmalıdır.
  • Silo duvarların iç yüzeyinde hava boşluğu oluşumuna yol açacak girinti, çıkıntı
    ve köşeler bulunmamalıdır.
  • Silo açıldıktan sonra küflenmeye karşı korunaklı ve kullanımı kolay olmalıdır.
  • Silaj kokusunun süte geçmemesi için silaj ahırda depolanmamalı ve daima
    sağımdan sonra verilmelidir.
  • Kısaca tarlanın/çayırın bakımı, biçim zamanı, biçim yüksekliği, doğrama/parçalama
    uzunluğu, soldurma süresi, sıkıştırma, kapatma ve açılması olmak üzere slaj yapım ve
    kullanım aşamalarının her biri slajın kalitesi üzerinde doğrudan etki etmektedir.

Silajın Avantajları;

Maliyetinin çok düşük, besleme ve sindirilme derecelerinin yüksek oluşu, sevilerek
tüketilmesi silajın en önemli avantajıdır.

  •  Vitaminlerce özellikle Provitamin A yönünden zengindir.
  • Silaj yapımının kuru ot üretimine göre hava koşullarına daha az bağımlı olması,
    silajı yapılan bitkilerin farklı olgunlaşma dönemlerinde hasat edilebilmesi, çalışma
    şartlarını kolaylaştırmaktadır
  • Silajda kuru otta olduğu gibi yangın tehlikesi bulunmamaktadır.
  • Yabancı ot tohumları silolanma sırasında öldüğünden gübre ile tarlaya
    bulaşmamaktadır.
  • Silajlık bitkinin hasadı daha erken yapıldığından senede iki ürün alma imkanı
    doğmaktadır.
  • Yeşil yemlerin kurutulması ile besin madde kaybı ortalama % 40-60 iken, silajda
    bu oranın % 5-10 olduğu kabul edilmektedir.
  • Silaj sıkıştırılarak depolandığından birim hacimde daha fazla yem bitkisi
    depolanabilir. (1 m³ alanda 500-900 kg ).
  • Silolama, silo kapları açılmadığı sürece suca zengin yemlerin dış çevre
    koşullarından etkilenmeden ve bozulmadan 2-3 yıl gibi uzun süre ile saklanmasına
    imkan sağlar.
  • Günümüzde artık taşıma ve pazar imkanlarının da artması sonucu silaj yapımı tüm
    dünyada oldukça popüler bir kaba yem üretim tekniği halini almıştır.

Silajın Dezavantajları; Hasat, parçalama ve sıkıştırma makinelerinin ilk yatırım maliyeti
yüksektir, Taşınması ve satılması güçtür.

Mikotoksinler

Çeşitli mantar türleri tarafından sentezlenen, insan ve hayvanlar tarafından
alındıkları zaman zehirlenmelere neden olan kimyasal maddeler veya metabolitlerdir.
Mikotoksin terimi mantar anlamına gelen myco ve zehir anlamına gelen toxin
kelimelerinin birleşmesinden türetilmiştir. Sığırlarda risk oluşturan mikotoksinler,
Aspergillus, Penicillium ve Fusarium türü mantarlar tarafından sentezlenirler. Yem ve
yem hammaddeleri; tarlada, harmanda, taşıma, depolama ve hazırlama esnasında
sıcaklık ve rutubetin uygun olması halinde mantarların istilasına uğrayarak
mikotoksinlerle kirlenebilirler.

Bitkisel ürünlerde mikotoksin kontaminasyonu tarlada olgunlaşma evresinden
başlayarak, hasatta, kurutma aşamasında ve ağırlıklı olarak da depolanma döneminde
meydana gelir. Mikotoksinler; hayvanlarda kanserojenik, mutajenik, teratojenik,
östrojenik, nörotoksik ve immüno toksik etki yapabilirler.

Tarlada mantaralar (Fusarium) bir yıldan diğer yıla taşındığı için, mısırda toprak
işlemesiz ardışık tarım yapılması, mikotoksin riskini artırmaktadır.
Mantarların ürüyebilmesi veya gelişmesi için gerekli olan çevresel etkenlerin
başında rutubet gelir. Sıcaklığın 10-40 °C, pH’nın 4-8 aralığında ve su aktivitesinin en
az 0,7 olduğu şartlarda üreme gösterebilen küfler, silaj gibi yüksek nem içeren yem
maddelerinde ise oksijenle temas ettiğinde üreme şansına sahip olurlar. Küf mantarları,
yemlerdeki besin maddeleri tüketerek yaşamlarını sürdürdükleri yetmezmiş gibi ortama
zehirli madde salaraktan da yemleri değersizleştirmektedirler. Bir başka deyişle
mantarlar yemleri tüketmekte, kalanını da pisletmektedir/zehirlemektedir.
Tahılların (buğday, arpa, mısır, yulaf, çavdar, pirinç) toz haline gelmiş hasarlı ve
kırık oranı yüksek kısımlarında mikotoksin oluşumu üst seviyeye çıkmaktadır. Bu
nedenle; tahılların danelerini koruyan kavuzun (kabuğun), böceklerden ve mekanik
etkenlerden zarar görmesini engellemek için tarladan depolanmaya kadar ki tüm
süreçlerde özel çaba gösterilmelidir.

Mikotoksinler hayvanlarda; bağışıklık sisteminin baskı altına alınmasına,
sindirim kanalının tahriş olmasına, endokrin sisteminin etkilenmesine, rumen
mikroorganizmalarının aktivitesinin engellenmesine sebep olurlar. Zehirlenmenin
şiddetine ve sürekliliğine bağlı olarak sığırlarda; gelişme bozukluğu, metabolik
hastalıklar, yem tüketiminde azalma, yemden yararlanamama, süt miktarında azalma,
döl veriminde düşüklük, atıklar, hastalıklara karşı duyarlılık, depresyon, kanlı dışkı,
ishal, zayıflama, ayak hastalıkları gibi pek çok klinik belirtiler görülebilir. Buzağılar ve
gebe hayvanlar mikotoksinlere karşı oldukça duyarlıdır.

Küflü yemler doğrudan hayvanın metabolizmasını bozduğu gibi gıdalara
geçerek insan sağlığını ciddi bir şekilde etkilemektedir. Bu nedenle az miktarda da olsa
hayvanlara küflenmiş silaj, kuru ot veya kesif yemler ile yine bu bağlamda insan
tüketimine uygun olmayan ekmek, elma, patates, lahana, otel ve lokanta artıkları gibi
gıdalar hayvanlara verilmemelidir.

Mikotosin üremesinde şüphe edilen yem hammaddelerinden numune alınırken
sadece küflü kısımlardan değil en az on farklı noktadan (mümkün olduğu kadar temsil
sayıda olması) örnek alınarak usulüne uygun seri bir şekilde laboratuvara
ulaştırılmalıdır.

Sürü sağlığı üzerine olan olumsuz etkileri göz önünde bulundurulduğunda,
laboratuvarda kolayca yapılan mikotoksin analiz maliyetlerinden kaçınılmamalıdır.
Toksin bağlayıcıların etkinliği birçok faktöre bağlı olarak değişebildiği gibi, hiç
birisinin tek başına her türlü mikotoksine karşı tesirli olmadığı da bilinmektedir.
Mikotoksin içeren yemler, toksin bağlayıcılara güvenilerek hayvanların tüketimine
sunulmamalıdır. Birçok ülkede toksin bağlayıcı kullanımının yasaklandığı ya da
sınırlandırılmış olduğu unutulmamalıdır.
Tahıllar nem oranı %13’ün, otlar ise % 15-18’in altına düşürülerek
depolanmalıdır. Depolanma alanları depolanma öncesinde temizlenerek, pürmüzle
yakılmalıdır. Yapılan araştırmalarda, her yıl dünya tahıl ve yağlı tohum üretiminin en
az %1’i çürüme ve küflenme yüzünden işe yaramaz hale gelirken, %25-40’a yakın kısmı
da değişik derecelerde mikotoksinlerle kirlendiği ortaya konulmuştur.
Nemden korunmak için yem depo tabanı toprak seviyesinden yüksekte ve
güneşe karşı korunaklı olmalıdır.

Dökme yemler çabuk bozuldukları için çuvallarda veya silolarda muhafaza
edilmelidir.

Ot yığınları yapıldıktan sonra bir süre daha nemini atmaya devam edeceği için
etrafı hemen naylonlarla kapatılmamalıdır. Yığınlar üzerinden yağmur ve kar sularının
girmesi engellenmeli, aralarında boşluklar bırakılarak, kuruluk sağlayacak yeterli hava
akımı sağlanmalıdır. Yem depolama alanlarında kuruluk sağlayacak havalandırma ve
koruma tedbirlerin alınması hayvan sağlığı ve halk sağlığı açısından elzemdir.

Yemler; üretimi, hasadı, nakliyesi, depolanması ve hayvanların tüketimine kadar
tüm süreçlerde mantarlarla (küf) kirlenebileceği göz önünde bulundurarak
mikotoksinler yönünde sürekli kontrol/analiz edilmeli, limitlerin üzerindekiler imha
edilmelidir.

İyi Bir Rasyonun Kriterleri

Sığırlar öncelikle kaba yeme dayalı olarak beslenmeye çalışılmalıdır. Kaba yemle
karşılanmayan eksik besin maddeleri konsantre yemlerle tamamlanmalıdır. Ancak süt
sığırlarının besin maddesi gereksinimlerinin birçok faktöre göre değişiyor olması, yem
maddelerinin ise besin madde içerikleri ve yapısal özellikleri bakımından farklılık
gösterebilmeleri rasyon dengelenmesini zorlaştırmakta ve bazı temel bilgileri zorunlu
hale getirmektedir. Sürünün Vücut Kondisyon Skoru (VKS) rasyon belirlemede en
önemli göstergedir.
Rasyon hazırlanmasında; kağıt üzerinde doğru hesaplanmış rasyondan, hayvanın
sindirmiş olduğu rasyona kadar ki 5 aşamada farklı rasyon olabileceği dikkate
alınmalıdır. Söz gelimi kağıt üzerinde besin değeri eşit olan yoncanın fazla parçalanmış
hali ile çok kaba bırakılmışının tüketimi ve sindiriminin aynı düzeyde olması
beklenmez. Bu nedenle besleme uzmanları beş farklı rasyondan bahsetmektedirler.
Bunlar;

  1. Kağıt üzerindeki rasyon,
  2. Yem karma makinaları/karıştırma vagonlarına yüklenen rasyon,
  3.  Yem karma makinaları/karıştırma vagonlarından çıkan rasyon,
  4.  Hayvanın yediği rasyon,
  5. Hayvanın sindirdiği rasyon.

Rasyon şayet iyi bir şekilde dengelenmemiş ise inekler bazı besin maddelerini
gereğinden fazla ya da yetersiz alıyor olabilir. Dengesiz rasyonla beslenen sürülerdeki
hayvanlar hiç bir zaman genetik kabiliyetlerini yansıtamaz. İneklerin genetik
kabiliyetleri/performansı arttıkça rasyon dengesizliklerine daha duyarlı olduğu
unutulmamalıdır. İyi hazırlanmamış rasyonlar, verim kayıplarından ölümlere varana
kadar etkileri olmaktadır.

Hayvanın kuru madde ve besin gereksinimleri; yaşam payı, büyüme, gebelik ve
verim ihtiyaçlarının toplamından oluşur.

Hayvanın Gereksinim Duyduğu Besin Maddeleri;

a) Su (içme suyu); Sığırlarda su tüketimi, tükettiği yem miktarı ve özellikleri,
hava koşulları, süt verimi ve laktasyon dönemi gibi faktörlere göre değişim
göstermektedir. İneklerde su tüketim miktarı, tüketilen kuru maddenin yaklaşık 4-6
katıdır. Günde 25-30 litre süt veren 600 kg ağırlığındaki bir süt ineğinin günlük su
tüketimi 100 litreye kadar çıkabilmektedir.
Suyun yaşamsal önemi dışında, yetersizliği doğrudan verim üzerine etki
etmektedir. Bu nedenle ahır içinde tüm hayvanların her daim kolayca ulaşabildiği yeter
sayıdaki suluklarda (grubun en az %10’nun istediği zaman su içebilmesine izin veren
yeterli yalak alanı), temiz, serin ve taze su bulundurulmalıdır. Su yalağı hayvanlar için
doğru yükseklikte konumlandırılmalıdır. Günde iki kez sabah akşam sulama özellikle
sıcak havalarda besilik, yüksek verimli süt sığırlarında, buzağılarda, ileri gebelerde
yeterli olmamaktadır. Hayvanlara her daim su sunmanın mümkün olmadığı durumlarda,
24 saate en az 3 öğün sulama yapılmalıdır. Ancak sulama öğün sayısı, sıcaklığa bağlı
olarak daha fazla artırılmalıdır.
İdrarın rengi ve boşaltma/yapma süresi susuzluğun göstergesi olarak
değerlendirilmelidir.

b) Enerji kaynakları: Uzun lifli karbonhidratlar; geviş getirmeyi uyarırlar ve
sindirim kanalından geçişi düzenlerler. Lifsiz karbonhidratlar; nişasta ve şeker gibi
kolay eriyebilir enerji konsantreleri veya yağlar; enerji gereksinimini karşılamak üzere
veya esansiyel yağ asitleri kaynağı olarak kullanılabilir.
Uzmanlarca süt ineği rasyonlarındaki optimum nişasta seviyesi tam olarak
tanımlanmamakla birlikte, toplam kuru madde esasına göre rasyondaki oranını %24-27
arasında olması tavsiye edilmektedir. Süt ineklerinde nişasta sindirilebilirliğinin
değişkenlik gösterebildiği (%70-100), bu nedenle de dışkıda nişasta tayini yaparak
rasyondaki nişasta oranın ayarlanması daha doğru olacaktır.

c) Ham protein: İşkembede parçalanan ve parçalanmayan proteinler ile protein
yapısında olmayan azotlu bileşiklerden oluşur.
Bitkilerin gelişme düzeyine (olgunlaşmasına) veya yetiştiği toprakların
gübrelenme çeşit ve düzeyine bağlı olarak değişen düzeylerde nitrit, nitrat gibi azot
içeren ama protein olmayan bileşikler de, temelde azot içermelerinden dolayı ham
protein kapsamına dahil olurlar. Rumen mikroorganizmaları, azot içeren ama protein
olmayan bileşikleri de amonyağa dönüştürerek, hücre proteinlerinin veya azotlu
bileşiklerinin sentezinde kullanırlar. Mikrobiyal protein üretiminin optimum düzeyde
meydana gelmesi, hayvanlardan beklenen verimin arttırılması, rumen ortamına ve
hayvanlara verebileceği olumsuz etkilerin önlenmesi bakımından son derece önemlidir.
Yemlerdeki gerçek proteinlerin bir kısmı rumendeki mikrobiyal yıkımlama
(fermentasyon) olayından etkilenmeden yani amonyağa dönüşmeden rumenden geçerek
4.mide bölmesine (abomasum-şirden) ulaşır. Bu proteinlere By-Pass proteinler denir.
Yemlerin rumendeki ham protein (HP) parçalana bilirlikleri farklıdır. Örneğin; arpada
bulunan ham proteinin rumendeki yıkımlanma oranı yaklaşık % 80 iken, yulafın % 35,
soya küspesinin % 65, ayçiçeği küspesinin %70, soldurulmuş veya kurutulmuş yonca
otunun % 75, mısır silajının % 60 dır.
Süt ineği rasyonları hazırlanırken ham protein düzeyi yanında protein
fraksiyonları da dikkate alınmalıdır. Süt ineklerinin ihtiyacı olan aminoasit miktarı süt
üretim düzeyine bağlı olarak artmaktadır.
Yem maddelerinin ham protein kapsamı; geviş getiren hayvanlarda her türlü
azotlu maddeden işkembedeki mikroorganizmalar tarafından protein üretiliyor olsa da
yüksek verimli ineklerde işkembede üretilen protein miktarı gereksinimin tümünü
karşılayamayabilir. Bu durumda rasyonda işkembede parçalanmayan protein oranının
% 6 ve daha üzerinde olması istenir. Laktasyondaki ineklerde rasyon ham proteininin
üre gibi protein yapısında olmayan azotlu bileşiklerden gelen kısmı toplam protein
azotunun 1/3’ ünü geçmemelidir.

d) Mineraller: makro mineraller (vücut ağırlığı kg başına 50 mg üzerinde) ve
mikro mineraller (vücut ağırlığı kg başına 50 mg’ın altında) olarak ikiye ayrılır. Makro
mineraller arasında, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, klor, kükürt ve magnezyum,
mikro mineraller arasında da; demir, flor, iyot, selenyum, krom, manganez, bakır, çinko
ve bor bulunmaktadır.

e) Vitaminler ( A, D, E, K ile C ve B kompleks)

Hayvanın Gereksinim Duyduğu Kuru Madde Miktarı;

Yemin kuru madde kapsamı bir taraftan o yemin besin maddesi ve enerji
yoğunluğu hakkında bilgi verirken, diğer taraftan rasyonda ne kadar yer alabileceği
konusunda da fikir sahibi olmamızı sağlar. Örneğin yaş şeker pancarı posasını ele alırsak
kuru madde kapsamı %10’a kadar düşebileceğinden, besin maddeleri ve enerji
kapsamının kuru madde esasına göre orta derecede, fakat doğal halde ise oldukça düşük
olduğu görülecektir. Yüksek verimli bir ineğin gereksinimlerinin bu tür yem
maddelerinden karşılanmaya kalkışıldığında, hayvanın rumen kapasitesinin yeterli
olmayabileceği açıktır. Yemlerin kuru madde kapsamları aynı zamanda konsantre
yemler için hammadde depolama olanakları ve hangi hammaddelerin tüketimine öncelik
verilmesi gerektiği hakkında da yol göstericidir.

Süt İneklerinde Vücut Kondisyon Skoru (VKS)

Süt ineklerinde beslenme durumunu değerlendirmek için Vücut Kondisyon Skoru
(VKS) en çok kullanılan araçlardan biridir. VKS tayini, sırt yağı kalınlığının elle (sübjektif)
veya ultrasonla ölçülmesiyle yapılmaktadır (1 değeri aşırı zayıf, 5 aşırı yağlı).

VKS

Sütçü özelliği olan sığır ırklarında ineğin vücut yağı miktarı; yem tüketimi, süt üretimi,
üreme etkinliği ve hayvanın sağlığı için son derece önemlidir. Vücut yağı rezervinin yetersiz
olduğu yani zayıf ineklerde laktasyonun başında süt üretimini destekleyecek yeterli enerji
kaynağının olmaması, yine yağlı ineklerde laktasyonun başlarında kuru madde tüketiminde
azalmaya neden olan çeşitli metabolik hastalıklara bağlı süt veriminde düşüşler görülür.
Vücutta yağın depolanması kadar depolanan yağların hızlı bir şekilde çözülmesi sırasında
kanda serbest halde dolaşan yağ asitleri yumurta hücreleri üzerine zehirli etki göstermektedir.
Ayrıca enerji yetersizliğine bağlı olarak yumurtalıkların iyi çalışmamasına, dolayısıyla düşük
kaliteli yumurta hücresi üretmesine neden olacağı unutulmamalıdır.

Dünyada ki bütün modern işletmeler, rasyonun, sağlığın ve sevk idarenin yerinde olup
olmadığını anlamak için VKS yöntemiyle sürüdeki tüm hayvanların fizyolojik dönemlerine
göre vücuttaki yağ düzeylerini/enerji rezervlerini tespit etmektedirler.

Süt İnekleri Fizyolojik Dönemlerine Göre Arzulanan Vücut Kondisyon Skorları (VKS)

vks2

İneklerin Laktasyon Dönemlerine Göre Beslenmesi
İneklerin sağım dönemindeki beslenmeleri; süt verimi düzeyleri, kuru madde
tüketme kabiliyetleri ve canlı ağırlık kayıpları dikkate alınarak üç döneme ayrılır.

1. Dönem: Doğumdan sonraki ilk 10 hafta (İlk 70 gün),
2. Dönem: Doğumdan sonraki 10-20 hafta (70-140 gün),
3. Dönem: Doğumdan sonraki 20. haftadan kuruya çıkarılana kadar geçen süre.

1. Dönem (Doğumdan sonraki ilk 10 hafta); İneğin doğum yapmasını
takiben başlayan sağımın bu ilk evresinde iyi bir bakım ve besleme uygulanması inekten
bir sağım döneminde (305 gün) elde edilecek toplam süt veriminin en yüksek düzeye
çıkmasını sağlar.

Süt ineklerinde enerji dengesini kuru madde tüketimi ve süt verimi
belirlemektedir. Süt ineğinin doğumdan sonraki 4. gün enerji ihtiyacı, kuru madde
tüketimiyle sağlanandan yaklaşık olarak %26 daha fazladır. Bununla beraber, kuru
madde tüketimiyle sağlanan net enerjinin %97’si ve metabolik proteinin %83’ü meme
bezlerinde süt üretimi için kullanılmaktadır. Bu sebeple buzağılamaya yakın ve
laktasyonunun ilk 10 haftasında kuru madde tüketimini uyarmak amacıyla, enerji
ihtiyacını karşılayacak düzeyde dengeli, lezzetli ve sindirilebilirliği yüksek rasyonların
hazırlanması gerekir. Özellikle yüksek süt verimine sahip süt ineklerinde bu dönemde
by-pass protein kaynakları ve yağ preparatları tercih edilebilir.

Doğum yapan hayvan ilk 15 gününde yani lohusa döneminde sağlık kontrolleri
çok sıkı bir şekilde yapılmalıdır. Araştırmalar sağlık sorunlarının çoğunlukla bu
dönemde başladığını veya ortaya çıktığını göstermektedir.
Laktasyonun birinci dönemindeki ana problem, ineğin süt verimi en yüksek
düzeye ulaşmasına rağmen yem tüketiminin yeterince artmamasıdır. Bu dönemde
negatif enerji bilançosuna maruz kalan inek, vücut rezervlerini kullanmaktadır. Bu
nedenle ilk 10 haftada ineğin sağlığını ve verimini koruyacak ek tedbirler
uygulanmalıdır.

  • Süt ineklerinde beslenme durumunu değerlendirmek için Vücut Kondisyon
    Skoru (VKS) sürekli izlenmelidir. Doğum sonrası dönemde, ineklerde VKS
    kaybının en aza indirilmesi altın kuraldır.
  • Rasyonun enerji içeriğinin ve kuru madde tüketiminin artırılmasıyla negatif
    enerji bilanço süresi ve şiddeti azaltılmalıdır.
  • Üç sağım yapılan ineklerin, iki sağım yapılanlara göre % 10-20 oranında daha
    fazla süt vermesi ile klinik mastitis olgularında belirgin bir azalmayı sağlaması
    gibi olumlu etkileri olmakla birlikte, doğumdan sonraki ilk 20 günde ineğin
    enerji açığını şiddetlendireceğinden günde ikiden fazla sağım yapılması
    önerilmemektedir.
  • Mutlaka iyi kaliteli bir kaba yem kullanılmalıdır. Eğer iyi kaliteli kaba yem
    olanakları kısıtlıysa, kaliteli kaba yemler hayvanların bu dönemleri için
    ayrılmalıdır.
  • Hayvana günlük yedirilen toplam yemin en az % 50’sini kaliteli kaba yem
    oluşturmalıdır. Bu oran kuru madde esasına göre sağlanmalıdır. Silajların
    yaklaşık 2,5-3,5 kg’ının 1 kg kuru yeme denk geldiği hesaba katılmalıdır.
  • Kaba ve konsantre yemler homojen bir şekilde karıştırılarak birlikte verilmelidir.
    Sindirim sistemi sağlığı için bir yemlemede/öğünde maksimum 2 kg/baş
    konsantre yem verilmelidir. Tüketimi artırmak için konsantre yem günde 3-5
    öğünde sunulmalı. Günde 1-2 kez yemleme yapılması durumunda rumen pH
    değeri 5,1-7,1 arasında dalgalanacaktır. pH’daki bu dalgalanma, sindirim sistemi
    performansı ve sağlığı için arzu edilen bir durum değildir.
  •  Kaba ve konsantre yemler homojen bir şekilde karıştırılarak birlikte verme
    imkanı yoksa, rumen asidozundan korumak için önce kaba yem ardından
    konsantre yem verilmelidir.
  • Kaba yemin en az yarısı 5’ cm den daha uzun doğranmış olmalıdır. İnce kıyılmış
    mısır silajı, pancar posası, domates ve elma posaları gibi ince ve lif bakımından
    zayıf uzunluğa sahip yemlerin kaba kıyılmış 3-4 kg kuru otla karıştırılarak
    verilmesi, hem sindirile bilirliği artırır, hem de hayvanın sağlığının korunmasına
    yardımcı olur.
  • Günlük süt verimi takip edilerek verilecek yem miktarı süt verimine göre
    ayarlanmalıdır. Bu amaçla doğumu takiben ilk 8-10 günde konsantre yem
    miktarı kontrollü olarak günde 500 gr artırılabilir. Bu artış hayvanın
    gereksinimleri doğrultusunda ayarlanmalı, hayvanlar üst düzeyde verime
    kesinlikle zorlanmamalıdır.
  • Yüksek süt veriminden doğan enerji ihtiyacını karşılayabilmek için günlük
    olarak yeme hayvan başına 500 gr kadar yağ ilave edilebilir. Verilecek olan
    yağın doymuş yağlardan oluşması tavsiye edilmektedir. Propilen glikol negatif
    enerji dengesinin yaratığı olumsuzlukları kısa sürede düzelten bir enerji
    kaynağıdır. Hayvanlara ağızdan günlük 300-400 ml verilmesinde fayda vardır.
  • Kuru madde esasına göre hazırlanan rasyon % 17 oranında ham protein
    içermelidir. Mısır silajı gibi enerjice zengin, proteince fakir kaba yemlerin
    kullanıldığı durumlarda kesif yemdeki protein oranı ise % 22-26 arasında
    olmalıdır.
  • Metabolizma ve immun sistemin güçlendirilmesi için rasyona dengeli bir
    şekilde; A, D, E vitaminleri ile kalsiyum, fosfor, selenyum, bakır, çinko, iyot,
    manganez ve kobalt mineralleri ilave edilmelidir.
  • Rasyonun Katyon- Anyon Farkını (RKAD) belirlemek için idrar pH’sına
    bakılabilir. RKAD (meq) = Katyon (Na + K) -Anyon(S+ Cl) farkı (+ ) ve idrar
    pH’sı 7-8 olursa rasyona anyon kaynağı olarak amonyum klorit, amonyum
    sülfat, kalsiyum klorit, magnezyum sülfat; katyon anyon farkı (–) ve idrar pH’sı
    5,5-6,2 ise katyon kaynağı olarak sodyum bikarbonat ve potasyum karbonat
    ilave edilebilir. Ancak yem katkı maddeleri sorunların çözümünde yardımcı rol
    oynayabilir esas yapılması gereken rasyonun yapısında ve yönetiminde katyon
    ve anyon dengesini sağlamaktır.

Süt sığırlarında süt ve döl verimini olumsuz yönde etkileyen metabolizma
hastalıkları bu dönemde oldukça sık karşımıza çıkmaktadır. Bu hastalıkların en
önemlileri ketozis, yağlı karaciğer sendromu, rumen asidozu, hipokalsemi, abomasum
deplasmanı, laminitis ve son atamamadır.

İkinci Dönem (doğumdan sonraki 10-20 hafta); İkinci dönem süt verimindeki
artışın duraklayıp yavaş, yavaş azalmaya başladığı dönemdir. Bu dönemdeki azalmanın
olabildiğince yavaş olması, büyük ölçüde ilk dönemde iyi bir bakım ve besleme
uygulanmasına bağlıdır. Laktasyonun ikinci döneminde de kaba yemin mümkün olduğu
kadar kaliteli olması ve süt veriminin takip edilerek süt verimine göre rasyon
düzenlenmesi büyük önem taşımaktadır. Bu dönemde süt verimi yüksek olsa da yem
tüketimi yükseldiğinden, ineğin enerji ve besin madde gereksinimi rahatlıkla
karşılanabilir. Laktasyonun bu döneminde de ilk dönemdeki kurallara dikkat etmek
gerekir ve dikkat edilmediği takdirde aynı beslenme bozukları oluşabilir.

Üçüncü Dönem (doğumdan sonraki 20. haftadan kuruya çıkıncaya kadar);
Laktasyonun üçüncü dönemi hayvanın bakım ve beslenmesinin en kolay yürütülebildiği
dönemdir. Bu dönemdeki problem hayvanın besin maddesi ve enerji gereksinimlerinin
karşılanamaması değil, hayvanın aşırı beslenmesi ve yağlandırılmasıdır. Bu nedenle
ineğin süt verimi çok iyi takip edilmeli ve süt verimi azaldıkça verilen yem miktarı da
azaltılarak hayvanın yağlanması önlenmelidir.

Süt Yağını Etkileyen Faktörler

Çok sayıda araştırma, normal oranlarda süt yağının üretilebilmesi için
işkembede yemlerin sindirilmesi sonucu meydana gelen uçucu yağ asitlerinin; % 65’i
asetik asit, % 20’si propiyonik asit ve % 15’inin bütirik asitten oluşması gerektiğini
ortaya koymuştur. Süt yağının memede üretilmesinde, başlıca asetik asit kullanılır. Çok
az miktarda da bütirik asit kullanılmaktadır. İşkembede üretilen asetik asit miktarının
çok olması süt yağının da istenilen düzeyde olmasını sağlar. İşkembedeki uçucu yağ
asitleri kompozisyonu ise rasyonun bileşimi, yemlerin fiziksel şekli gibi birçok
faktörden etkilenmektedir.

Rasyona giren yemlerin miktarını sınırlayan faktörler: Hayvanın sindirim
sistemi üzerine olabilecek ishal yapıcı etkileri nedeni ile kepek ve melasın konsantre
yemde % 20, toplam rasyonda %15 ten fazla bulunması istenmez. Birçok tahılın yağ
kapsamları itibarı ile süt yağını olumsuz etkilediği unutulmamalıdır.

Kaba ve konsantre yem oranı: Genel bir kural olarak, kabul edilebilir
düzeylerde süt yağ oranını elde edebilmek için rasyon kuru maddesinin en az % 60’ının
kaba yemlerden oluşması gerektiği ve yine rasyonda en az % 23 oranında ham selüloz
bulunması gerektiği bildirilmektedir. % 65 oranında kaliteli kaba yem içeren bir
rasyonla hayvanın genetik kabiliyetinin üst sınırına yakın düzeyde süt yağı elde edilmesi
mümkün olabilmektedir.

Konsantre yemin öğütülmesi: Çok ince öğütülmüş ya da çok ince öğütülerek
peletlenmiş konsantre yemleri yiyen ineklerin süt yağı oranlarının, taneleri kabaca
kırılarak veya ezme haline getirilerek hazırlanmış konsantre yemleri yiyen ineklerinkine
göre daha düşük olduğu belirlenmiştir. Serbest yemleme sistemlerinde peletlenmiş
yemlerin sıkıştırma özelliği sayesinde hayvanlar kaba yeme oranla daha fazla tane yem
tüketmekte bu nedenle de süt yağında bir azalma meydana gelebilmektedir.

Kaba yemlerin öğütülmesi ya da peletlenmesi: Kuru otların peletleme ya da
herhangi bir nedenle çok ince doğranması ve yine silajların çok ince kıyılmış
materyallerden hazırlanması, kaba yemlerin işkembeden geçiş hızını çok artırması ve
sindirimlerinin azalması nedeniyle süt yağı oranı üzerine olumsuz etki yapmaktadır.

Karıştırıcı – dağıtıcı romörklerin kullanım kılavuzuna göre kullanılmamaları halinde,
lüzumsuz karıştırma ve kesme işlemi sonucunda çok ince kıyılan kaba yemler adeta
çamur haline gelmekte ve selüloz değerleri yok olmaktadır. Kısa/ince kaba yemler,
işkembe asitliğini dengeleyen ve sindirime yardımcı olan tükürük salgısını azaltarak
yemlerden yararlanmayı önlemektedir.

Yine çok iri partiküller halinde olan kaba yemleri hayvanlar yeterince
tüketmediğinden asidoza yakalanacağı unutulmamalıdır. Rasyondaki kaba yemin; kuru
madde bazında en az yarısının uzunluğu 5 cm den fazla olmalıdır.
Sunulan rasyon ile yemlikte artan yemin fiziksel formu (partikül büyüklüğü)
arasında en fazla % 3-5’lik farklılık olmalıdır.

Kaba yemler; geviş getirme süresini azaltan patoz samanı gibi çok kısa
kırılmamalı veya doğranmamalıdır. Kaba yemler rumenin iyi çalışması ve sağlıklı bir
sindirim faaliyeti için geviş getirmeyi teşvik etmelidir.

Selüloz düzeyi: Rasyonun tavsiye edilen minimum selüloz düzeyi % 18-19 dur.
Bu oranda ham selüloz düzeyini sağlayabilmek için hayvanın canlı ağırlığının en az %
1,5’u oranında kuru madde bazında kaba yem içermesi gerekir.

Konsantre yemin kompozisyonu: Konsantre yemde tane mısırın oranı % 50’yi,
toplam rasyonda ise kuru madde bazında % 35’i geçmemesi gerekir. Soya işleme
tesisleri ve turunçgil posaları süt yağının artmasını teşvik eder. Tahıl karışımındaki
buğday miktarı ise %25 ile sınırlandırılmalıdır. Mevcut bilgiler ışığında işkembenin
normal fonksiyonlarını sürdürebilmesi için kolay eriyebilen karbonhidratların oranının
rasyonda % 35’i geçmemesi önerilmektedir.

Yemleme sıklığı: Mümkünse kaba ve kesif yemler homojen bir şekilde
karıştırılarak, ineklere sürekli homojen yem tüketme imkanı sunulmalıdır. Öğün
sayısının azaltılması yem seçme olayını arttırmaktadır.

Tampon etkili yem katkıları: Yem katkı maddeleri sorunların çözümünde
yardımcı rol oynayabilir. Esas odaklanılması gereken rasyonun yapısı ve yönetimidir.
Sodyum bikarbonat (NaHCO3)ve Magnezyum oksit (MgO) gibi yem katkı maddeleri
süt yağında artışa neden olur. Ancak bunların etkileri yeterli kaba yem verildiği ve süt
yağını etkileyen çok ekstra durumların olmadığı zamanlar görülür.

Hayvanın; yüksek oranda mısır silajı, nem oranı %50’den fazla olan kaba yemler,
canlı ağırlığın %2’sinden fazla kesif yem, düşük partikül büyüklüğüne sahip kaba
yemler kullanıldığında tampon etkili maddelerin kullanılması önerilmektedir. Bu tip
rasyonlarla hayvanda yem tüketimi ve süt yağı oranı düşer. Tampon etkili maddelerin

kullanımı ile yem tüketimi, selüloz sindirimi ve mikrobiyel protein sentezi
iyileştirilebilir. Uzmanlar; toplam rasyon kuru maddesinde tampon madde olarak % 0,6-
0,8 oranında sodyum bikarbonat (NaHCOȝ) veya sodyum bikarbonat + magnezyum
oksit (3:1 oranında) kullanılmasını önermektedirler.

Yeşil çayır ve merada otlatma ya da biçilmiş taze yeşil yem yedirilmesi:
İneklerin aldıkları bu gibi taze kaba yemlerdeki selüloz oranının düşük olması ve aynı
zamanda da süt veriminde görülen artış nedeniyle süt yağında azalma görülür. Bu
nedenle meraya çıkan ineklere günde yaklaşık 2 kg kuru ot takviyesi yapılmalıdır.
Doymamış yağların ve by-pass yağların yedirilmesi: Özellikle doymamış
yağlar, işkembedeki sindirimde önemli ölçüde değişikliğe neden olarak süt yağını
düşürür. Rasyondaki toplam yağ kapsamı % 6 ‘yı geçmemelidir. Buna karşın don yağı,
by-pass yağlar (rumende sindirilmeden abomasum-şirdene geçen yağ) ve kırılmamış
bütün pamuk tohumu süt yağında artışa neden olacaktır. Bütün pamuk tohumu ya da
tam yağlı soyanın süt yağına olumsuz etkisini önlemek için günde hayvan başına 2,5-
3,0 kg’dan fazla verilmemelidir.

Yemdeki protein düzeyi: Toplam rasyonda kuru madde esasına göre ham protein
oranının % 15-17 aralığında olması, süt verimi ve süt yağ oranı üzerine olumlu etkide
bulunduğu bildirilmektedir. Yüksek miktarda protein içeren rasyonlarla beslenen
ineklerde kan üre nitrojen (BUN) konsantrasyonu artmakta, artan BUN konsantrasyonu
ise döl verimini (erken embriyonik ölüm) olumsuz yönde etkilemektedir. Süt üre
nitrojen seviyesinin yüksekliği aşırı proteinle beslemeyi, düşüklüğü ise rasyonda protein
oranın düşük olduğunu göstermektedir. Süt üre konsantrasyonu 8-15 mg/dl aralığında
olmalıdır.

Süt veriminde aşırı ya da ani düşüşlerin muhtemel nedenleri;

  • Süt veriminde görülen ani ve aşırı düşmelerin en yaygın sorumlusu mastitisdir,
  • Konsantre yemin alıştırma uygulamaksızın fazla miktarlarda yedirilmesi,
  • Yağ ve karbonhidratların (nişasta ve/veya melas gibi şeker) fazla yedirilmesi,
  • Konsantre yemin hayvanın canlı ağırlığının % 2’sini geçmesi,
  • Rasyon dengesizliği ya da eksikliği,
  • Enfeksiyöz hastalıklar,
  • Zehirli yabani bitki ve tohumların yenmesi,
  • Küfler ya da diğer zehirlenmelere bağlı yem tüketiminin azalması,
  • Hayvanların verimine göre beslenmemesi, ketozis,
  • Suyun yetersiz veya sağlıksız olması,
  • Sıcaklık Nem İndeksinin (SNİ) yüksekliği,
  • İlkbaharda hayvan meraya ilk çıktığında kaba yem olarak kuru otun (kuru
    madde) tamamen kesilmesi,

 

Laktasyon döneminin kısa sürmesinin muhtemel nedenleri;

  • Mastitis,
  • Hayvanların aşırı yağlanmaları,
  • Başta enerji olmak üzere yetersiz beslenme,
  • Hayvan sağım ünitesine girdiğinde 1-2 dakika içinde sağıma başlanılmaması,
  • Aşırı kalabalık ve sıcak bekleme bölmeleri,
  • Sağım makinelerinin ayarsız olması,
  • Sağım sırasındaki müdahaleler (enjeksiyon, kötü davranış gibi stres faktörleri),
  •  Kalıtım

Sütçü İneklerde Metabolizma Hastalıkları

Sığırlarda hatalı/yanlış beslenmeye bağlı olarak özellikle doğumdan sonraki 10
haftada ortaya çıkabilecek önemli metabolizma hastalıkları,

Ketozis
Bu metabolik hastalık yüksek süt verimine sahip ineklerin enerji bakımından
eksik veya protein oranı yüksek rasyonla beslenmesi ve bunun sonucu da enerji
eksikliğini telafi etmek amacı ile vücuttaki yağların aşırı kullanılması sonucu meydana
gelir. Başka bir ifadeyle ketozis keton cisimciklerinin (aseton, asetoasetik ve
betahidroksi bütirik asit (BHBA) ) kanda yükselmesidir.

Süt inekleri doğum sonrası, ilk iki haftası daha riskli (pik) olmak üzere altı hafta
boyunca ketozis riski altındadır. Sağmal ineklerin ilk 60 günde bu hastalığa yakalanma
oranının %7-14 arasında olduğu kabul edilmekle birlikte, işletmeler bazında (verim
yüksekliği ve/veya bakım ve besleme koşullarının yetersizliğine bağlı) büyük oranda
değişmekte, hatta laktasyon insidansı % 100 lere ulaşabilmektedir. Ketozis riski, vücut
kondisyon skoru 3.75 ve üzeri olan ineklerde daha yüksektir.

Bir ahırdaki ineklerin verimine bakılmaksızın tümüne aynı miktarda yem
verilmesi başlıca etkendir. Bu şekilde besleme ineklerin doğuma yakın süt verimlerinin
aşırı düştüğü dönemde fazla yem almaları nedeni ile yağlanmalarına, doğumdan sonra
ise eksik beslenmelerine neden olmaktadır. Bu nedenle ahırdaki ineklerin süt verimleri
belirli aralıklarla tespit edilerek, her hayvan verim düzeyine göre farklı beslenmelidir.
Gebeliğin son üç haftasında inekler yem tüketiminde isteksiz davrandığından, bu
dönemde olabildiğince severek tüketebileceği kaliteli yemler sunulmalıdır. Ketozisin
ortaya çıkışında negatif enerji dengesinden başka hayvan refahı ve hareket eksikliği,
nefrit, uzun süren açlık, kobalt ve mangan gibi iz elementlerin eksikliği, flourosis, uzun
süre yağ tüketme, diyabet ve bazı hormonal bozukluklarda etkili olmaktadır.
Ülkemizde sütçü ve kombine verim yönlü kültür ırkı hayvanların oranı son
yıllarda hızla artmış, ancak bakım ve besleme koşullarındaki iyileşme aynı oranda
artmamıştır. Özelikle doğum öncesi ve sonrası dönemlerindeki bakım ve besleme
yetersizliğine bağlı olarak, küçük (köy) işletmelerde ciddi oranda açık ve gizli belirtili
ketozise rastlanılmaktadır. Bu durumun döl verimi üzerinde çok etki ettiği
düşünülmektedir.

Doğum sonrası enerji eksikliği sebebiyle ortaya çıkan ketozis; özellikle sütün ve
süt proteininin azalması, iştahsızlık, zayıflama, döl tutmama gibi ekonomik sorunları
beraberinde getirir. Sütteki protein/yağ oranı düşmüşse ketozisten şüphelenmelidir.
Rumende nefeste, deride ve sütte aseton kokusu hissedilir. Hastalığın ileri derecesinde
hayvanın aşırı sinirli, huzursuz olduğu dişlerini gıcırdattığı, anormal yalama ve yürüyüş
ve kalkmak istemediği gözlenir. Hastalık ölüme kadar gidebilir. Sürü sağlığı açısından
sağmal ineklerde subklinik ketozis, doğum sonrası hastalıkların insidansını artırdığı için
çok daha risklidir.

Doğumdan sonraki ilk 20 günde ineğin enerji açığını şiddetlendireceğinden
günde ikiden fazla sağım yapılmamalıdır.

Ketozis, doğru beslenme yönetiminin uygulanmasıyla önlenebilecek bir
hastalıktır. Özellikle ineklerin fazla yağlandığı laktasyonun ileri dönemlerinde vücut
kondisyonuna dikkat edilmelidir. Sindirilebilir liflerden enerji ihtiyacının
karşılanmasını arttırmak ve nişasta kaynaklı enerjiyi azaltmak için laktasyonun ileri
dönemlerindeki inek rasyonlarının değiştirilmesi, diyet enerjisinin vücut
yağlanmasından uzaklaşıp süte doğru taksim edilmesine yardımcı olabilir. Kuru
dönemde, özellikle de geç kuru dönemde vücut kondisyon skorunu düşürmek/azaltmak,
doğum öncesi yağların aşırı bir şekilde mobilazasyonunu sağlayarak ters etki bile
yaratabilir.

Ketozisin önlenmesinde kritik alan yem alımının sürdürülmesi ve
desteklenmesidir. İnekler gebeliğin son 3 haftasında yem tüketimini azaltma
eğilimindedirler. Beslenme yönetimi bu azalmayı en aza indirmeyi hedeflemelidir. Bu
dönemde en uygun rasyon özelliklerine ilişkin tartışmalar mevcuttur. Gebeliğin son üç
haftasında bulunan ineklerin rasyonlarındaki optimum enerji ve lif konsantrasyonları
çiftlikten çiftliğe farklılık gösterebilir. Yem alımı izlenmeli ve rasyonlar, tüm kuru
dönem boyunca enerji gereksinimlerini karşılamak için ayarlanmalıdır. Yetişkin/ergin
Holstein inekleri için kuru dönem boyunca günlük ortalama enerji ihtiyacı (laktasyon
için net enerji olarak ifade edilen (NEL)) 12 ila 15 Mcal arasındadır. Buzağılamadan
sonra, rasyonlar yem ve enerji tüketiminde hızlı ve sürekli artışı teşvik etmelidir.
Laktasyonun ilk dönemimdeki rasyonlarda lif içermeyen karbonhidrat konsantrasyonu
nispeten yüksek olmalı, ancak rumen sağlığı ve yem alımını sürdürecek kadar lif
bulunmalıdır. Nötr-deterjan selüloz konsantrasyonları genellikle %28-30 aralığında, lif
içermeyen karbonhidrat konsantrasyonları % 38-41 arasında olmalıdır. Rasyondaki
partikül boyutu, en uygun karbonhidrat fraksiyon oranlarını etkiler. Niasin, kalsiyum
propiyonat, sodyum propiyonat, propilen glikol ve rumen koruyucu kolin dahil bazı yem
katkı maddeleri ketozisin önlenmesi ve yönetimine yardımcı olabilir. Söz konusu yem
katkıların etkili olabilmesi için, ketozise duyarlılık dönemi kadar gebeliğin son 2-3
haftasında da bu takviyeler verilmelidir.

 

Karaciğer Yağlanması (Fat Cow)

Özellikle doğumu takip eden ilk iki hafta içerisinde meydana gelebilen ve ciddi
ekonomik kayıplara sebep olan bir metabolizma hastalığıdır. Yüksek verimli ineklerin
hemen tümünde doğumdan sonra karaciğerde yağ birikimi, meydana gelmektedir.
Vücut kondisyon skoru yüksek hayvanlar, karaciğer yağlanmasına adaydır.
Hastalığın tipik belirtileri yoktur. Hastalar çoğunlukla uzun süre yatmayı tercih
ederler ve uyarıldıklarında zor ayağa kalkarlar. Tedavi süresince kalın bir altlık
serilerek, uzun süreli yatışlarda oluşabilecek kas harabiyetleri ve yatak yaraları oluşumu
en aza indirgenmelidir.

Özellikle kuru dönemin başında ineklerin enerji miktarları kısıtlanarak,
yağlanmaları önlenmelidir. VKS yüksek ineklerin kuru dönemde hareket etmesi
sağlanmalı, rasyonda konsantre yem oranı düşük, kaliteli çayır otu oranı ise
olabildiğince yüksek tutulmalıdır. Yem değişiklikleri usulüne uygun yapılmalı,
koruyucu amaçlı olarak propilen glikol, kolin ve methionin kullanılmalıdır.

Mide Dönmesi

Daha çok yetersiz ya da fiziksel formu zayıf kaba yem yedirilmesi, küflü yemler,
doğumdan sonraki ilk 24 saatte oluşan iştahsızlığa bağlı rumenin küçülmesi sonucu
sığırların son kısımdaki midelerinin (abomasum) dönmesi ya da yer değiştirmesi ile
karakterize bir hastalıktır. İştah kaybı, süt veriminde düşüklük, sindirim sisteminin
hareketlerinin durması görülen başlıca belirtileridir. Otların taze olduğu dönemde
meraya çıkarılan hayvanlara ek kuru kaba yem verilmemesi de sebep olabilir. Kuru
dönemden, süt üretimi dönemine geçişlerde yeterince uzun lifli (selüloz) kaliteli kuru ot
verilmelidir. Doğum sonrası konsantre yem kademeli olarak artırılmalı, küflü
yemlerden her zaman uzak durulmalıdır. Süt humması ve diğer hastalıklar önlenmeli ve
varsa en kısa sürede tedaviye alınmalıdır.

Sığırlarda hatalı/yanlış beslenmeye bağlı olarak özellikle doğumdan sonraki 10
haftada oluşabilecek beslenme (metebolizma) hastalıkları diğer tüm hastalıklarda
olduğu gibi tedavi edilebilir hastalıklar olarak değil, mutlak korunulması gereken
hastalıklar olarak ele alınmalıdır. Her zaman en ucuz ve başarılı tedavi yöntemi,
hastalıklardan korunmadır.

Rumen Asidozu

Hızlı ve kolayca fermente olabilen karbonhidratların fazla tüketilmesi ve/veya
işkembe ortamındaki asitliği giderecek tamponlama (tükürük salgısı gibi) kapasitesinin
düşüklüğüne bağlı olarak işkembede asitliğin artmasıyla ortaya çıkan metabolik bir
hastalıktır. Rumen sıvısının pH’sı, rumen içeriğinin asitliği veya bazikliğinin
ölçümüdür. Düşük pH yüksek asitlik anlamına gelmektedir.

Son yıllarda yapılan ıslah çalışmaları neticesinde ineklerin artan süt verimini
karşılamak için yemlerde enerji yoğunluğunun artırılması zorunluluğu doğmuştur. Oysa
inekler geviş getiren hayvanlardır ve nispeten sindirilmeyen kaba yemlerin yavaş
bakteriyel ayrışmalarının kendileri tarafından desteklenmesine doğru evrimleşmişlerdir.
Bir başka ifadeyle; sığıra yem verdiğimizde aslında sığırı değil, ön midede (işkembede)
bulunan mikroorganizmaları beslemekteyiz, mikroorganizmalar da sığırımızı
beslemektedir. Lezzetli, hızlı fermente olabilir yemin, hazırlıksız rumen ortamına
geldiğinde rumendeki hassas dengenin kolaylıkla bozulması asla sürpriz değildir.
Yemleme öncesi yaklaşık 6,6 olan rumen pH’sı rumendeki fermentasyonun
ilerlemesiyle birlikte 5,0-5,3’e kadar düşebilmektedir. 24 saatlik bir zaman periyodunda
ortalama 6,0-6,4 arasında bir değer gösteren rumen pH’sında, yem tüketimi ile gözlenen
0,5-1,0 birimlik değişimler normal karşılanmaktadır.

AB ülkelerinde 20-25 kg süt verimi olan ineklerin rasyonunda ortalama 5-6 kg
kesif yem kullanılırken, 2015 yılında damızlık süt sığırı ithal eden işletmelerde Genel
Müdürlüğümüzce yapılan geniş çaplı bir çalışmaya göre ülkemizde bu miktarın 8-12
kg/sağmalbaş olduğu tespit edilmiştir. Bu da ülkemizde sağmal ineklere yeterince
kaliteli kaba yem özellikle de çayırotunun verilmediğini, dolaysıyla da asidozun
yaygın olduğunu düşündürmektedir.

Şiddetine ve süresine göre, subakut (süreğen, hafif şiddette) ve akut (ani,
şiddetli) olmak üzere iki tip asidozdan bahsedilebilir.

Subakut (süreğen, hafif şiddette) Rumen Asidozu (SARA)

Subakut rumen asidozu (SARA), rumen pH’sının 5,5 – 5,6’nın altına uzun süreli
depresse düşüşüyle (çoğunlukla 5,5-5,2 seviyesine) karakterize, rumen
fermantasyonundaki bir bozukluk şeklinde daha çok tanımlanmaktadır. Subakut rumen
asidozu, dışarıdan bir müdahale olmaksızın normal olarak iyileşebilmesi ve şiddetli
ishal, solunum güçlüğü gibi rahatsızlıklara sebep olmamasıyla akut asidozdan ayrılır.
Ancak, bu durum SARA’nın ekonomik değeri olmayan bir hastalık olduğu anlamına
gelmemelidir. SARA’nın bir sürü üzerindeki etkisi genellikle gizlidir ve mali kayıplar
sıklıkla fark edilmemektedir.

Tamamen kaba yeme dayalı beslemede 6-7, tahıla dayalı yoğun yemlemede ise
5,6-6,0 seviyesinde olan rumen pH sı, optimum rumen fermantasyonu ve lif sindirimi
için 6,0-6,4 arasında olmalıdır. Ancak sağlıklı ineklerde bile rumen pH’sı, gün boyunca
kısa sürelerle bu seviyenin altında dalgalanmaktadır. Rumen pH’sındaki bu düşüş
özellikle mısır ve arpa gibi hububat tanelerindeki besinsel karbonhidratların (nişasta
gibi) parçalanmasının bir sonucudur. Hububatlarda bulunan çabuk fermente edilebilir
karbonhidratlar, rumen bakterileri tarafından hızla parçalanarak uçucu yağ asitleri
(UYA) ve laktik asit üretilir. Normal besleme koşullarında uçucu yağ asitleri rumen
duvarındaki papillalar (parmak benzeri çıkıntılar) tarafından kolaylıkla absorbe edilir
(emilir). Absorbe edildikten sonra uçucu yağ asitleri sığırların kan dolaşımına girer ve
süt üretimi için kullanılabilirler.

Rumen pH’sı fermente olabilen karbonhidratların tüketim miktarına, rumende
fermentasyon sonucu oluşan asitlerin mikroorganizmalar tarafından kullanım oranına,
rumende üretilen fermentasyon ürünlerinin rumen duvarından emilim düzeyine ve
tükrük ile gelen tampon etkili maddelerin salgılanma miktarına bağlı olarak değişmekte
ve gün içerisinde dalgalanmalar göstermektedir.

Ruminal papillalarının uzunluğu ve emme kapasitesi, nişasta/konsantre
rasyonlara maruziyetle artar, ancak uyum sağlamaları 4-6 hafta sürer. Bu durum,
rasyonda yer alacak konsantre yem miktarının neden daima yavaşça artırılması
gerektiğinin ve SARA’nın neden sıklıkla buzağılama sonrasındaki dönemde bulunan
ineklerde tespit edildiğinin cevabıdır.

Rumen epitel hücreleri asitlere karşı oldukça duyarlıdır. Maruziyetin şiddetine
ve süresine bağlı olarak düşük rumen pH’sı, rumenitise, epitel hücrelerin erozyonuna,
ülserleşmesine ve sonuçta parakeratozise (rumen papillalarının büyümesi ve sertleşmesi
ile karakterize bir hastalık) neden olmaktadır.

Kolayca fermente olabilen karbonhidratlar bakımından zengin bir rasyon
ve/veya rasyonda lifli (selülozlu) besin maddesi eksikliği durumunda, geviş getirme
süresi kısalır ve buna bağlı olarak hayvanın tükürük salgılaması ve işkembedeki pH
seviyesini düzenleyen koruyucu maddelerin üretimi azalır. Rumende uçucu yağ
asitlerinin birikmesi sonucu düşen pH, fibrolitik aktiviteyi ve fibröz(lifli) yemlerin
yıkımlanmasını baskılamaktadır. Buna bağlı olarak da hayvanda yem seçimi davranışı
artmakta, yem tüketimi ise düşmektedir. Sığırlarda bireysel bazda tahılları sindirme
kabiliyeti ve asidoza yakalanmada farklılıklar vardır.

En etkili rumen tamponu, bikarbonat bakımından zengin tükürük üretimini
stimule eden çiğneme eylemidir. Sığırlarda tükürüğün miktarı alınan besinin özelliğine
ve parçalanma büyüklüğüne bağlı olarak değişmektedir. Yeşil yemlerle beslenmede
alınan yemin yarısı kadar; arpa yulaf gibi tane yemlerde yemin miktarından biraz fazla;
kuru ot yedirmede ise yemin 4 katı kadar tükürük oluşur. En çok salgı, besin alma ve
geviş getirme dönemlerinde görülür. Sığırlarda günlük tükürük miktarı 100–200 litreyi
bulmaktadır.

Fiziksel etkili lif; 1.18 mm’lik elek deliklerinden geçemeyen, çiğnemeyi teşvik
eden, lif uzunluğu 1,5 cm’nin üzerinde ancak rasyonun ayıklanarak seçilmesini önlemek
için 7 cm den kısa olan (ineğin ağız genişliğinde) besinsel kaba yem lifi olarak
tanımlanmaktadır. Aşırı karıştırılmış/doğranmış/parçalanmış rasyonlarda fiziksel etkili
lifler etkinliğini kaybederek SARA’nın şekillenmesine zemin oluşturmaktadır. Bu
durum, Toplam Miks Rasyon (TMR) üretiminde deneyimsiz çalışanların olduğu veya
personelin karıştırmanın yanına diğer işleri de birleştirmeye çalıştığı işletmelerde genel
bir sorundur.

Fiziksel etkili lifte en kritik nokta hasat zamanıdır. Biçim sırasında yemlerin
kuru madde oranı ve lif uzunluğunun değerlendirmeye alınması daha kolay ve daha
başarılı netice vermektedir.

Klinik Bulgular ve Tanı:

Subakut Rumen Asidozunda (SARA)

  • Düşük Kuru Madde Alımı (DMI); Gerçek mekanizması hala bilinmese de
    SARA’lı ineklerin yem tüketmekte son derece isteksiz ve seçici davrandıkları iyi
    bilinmektedir. Kuru madde tüketimindeki bu isteksizlik, ineğin üretim ve enerji
    dengesini, sonrasında da fertiliteyi ciddi oranda olumsuz etkilemektedir.
  • Lif sindiriminde azalma; Liflerin bozulmasından sorumlu bakteriler rumen
    pH’sındaki değişimleri çok az tolare edebilirler. Lifin sindirilebilirliği SARA’lı
    hayvanlarda %20-25 civarında azalmaktadır.
  • Süt bileşiminde ve miktarında değişim; SARA’nın sıklıkla ancak süreklilik
    göstermeyecek şekilde süt yağında azalması ile bağlantısı bulunmaktadır. Tipik olarak
    bu azalma % 0,3 civarındadır ancak bazı durumlarda % 1’e kadar yaklaştığı
    bilinmektedir. Ayrıca yapılan bir çalışmada süt veriminde de inek başına 2,7 kg lık
    düşüş tespit edilmiştir.
  •  İshal ve dışkıdaki değişimler; SARA’lı sürülerde sıklıkla ishali olan
    hayvanların bulunduğu görülmektedir. Dışkı; küçük kabarcıklarla sulu olma eğilimi
    gösterir ve ekşi, asitli bir kokuya sahiptir. Etkilenen hayvanlar irritasyon nedeniyle
    kuyruk sallama eğilimi gösterirler. Sindirilemeyen tahıllar dahil olmak üzere dışkıda
    partikül büyüklüğünde artış gözlemlenebilir (normali 0,5 cm den küçükken, partikül
    büyüklüğü 1-2 cm ye kadar çıkabilir). Lif kalıntıları – ipliksi mukus parçaları – da
    sıklıkla bulunur.
  • Artan laminitis; SARA’nın laminitis ile ilişkisinin gerçek mekanizması tam
    olarak anlaşılmamıştır ancak ciddi SARA vakalarının görüldüğü sürülerde ayakta ülser,
    çürüme ve anormal tırnak büyümesi oranlarında artış görülmektedir.
  • Hayvan sağlığında kötüleşme; Sübjektif olarak, SARA’lı hayvanlar zayıf
    görünüşte olma eğilimi göstermektedir. Yakalanan hayvanlar kısa süreliğine geviş
    getirmeyi azaltabilir ve çoğu kez “keyifsiz-durgun” görünürler. Somatik hücre sayısı ve
    klinik mastitis oluşma sıklıkları üzerinde ciddi etkilere sahip olan kirlilik skorlarının,
    SARA sürülerindeki yüksekliği karakteristiktir. İnekler, dinlenme halindeyken
    gözlemlenmelidir. Herhangi bir anda baktığımızda sağlıklı olup dinlenen ineklerin
    %50’si geviş getirmelidirler. %30’un altında geviş getirme oranı tespit edilir ise sürüde
    ciddi bir asidoz sorunu var demektir.
  • Subakut asidoz; her zaman sürünün küçük veya büyük bir grubunu etkiler.
    Hastalık bazen hiç belirti vermeyebilir. Yoğun besleme yapılan yüksek verimli süt ineği
    ve besicilik işletmeleri yem tipi ve yemlemeye bağlı olarak bu hastalığa daha yatkındır.
  • Mide dönmesi, karaciğer yağlanması gibi pek çok rahatsızlığın kaynağında subakut
    asidoz aranmalıdır.
  • SARA yönünde sürü performansının değerlendirilmesinde, erişkin sığırların
    fizyolojik dönemlerine göre rumen doluluk ve dışkı kıvamı skoru ile dışkıda
    sindirilmeyen lif oranı göz önünde bulundurulmalıdır.
  • Akut (ani ve şiddetli) Asidozda; İşkembe içeriğinin pH’sı, hayvanın birdenbire
    çok büyük miktarda nişasta (tahıllar, yumrular) veya çözünebilir karbonhidrat (şeker
    oranı yüksek meyveler-pekmez-melas) tüketmesi sonucu hızlı bir şekilde düşer. Hayvan
    bir tahıl/yem ambarına dalmış veya hasat sonrası zeminde kalan büyük miktarda tahıl,
    incir, patates, kabak veya rüzgarın yere düşürdüğü çok sayıda meyveyi yemiş olabilir.
  • Kolay çözünebilir karbonhidratların aniden, yüksek veya alışık olunmadığı
    miktarda yenilmesi işkembe içerisindeki mikroorganizma düzenini bozarak, ortamın
    fiziksel ve kimyasal yapısını hızlı ve şiddetli bir şekilde değiştirir. Tamponlama
    mekanizmaları (tükrük salgısı/salya, laktat yiyen bakteriler, protozoalar) süreci
    dengeleyemeden, asidojen mekanizmalar işlemeye başlar. Başta laktobasiller olmak
    üzere, laktat üreten bakteriler ortamda çoğalarak üstünlüğü ele geçirir. Bu
    değişikliklerle birlikte endotoksinler, aminler, etanol ve laktik asit birikimi olur. Laktik
    asit, işkembe duvarını ardında da bağırsakları tahriş eder. Sindirim kanallarında oluşan
    bu bozulmayı düzeltmek üzere kan dolaşımından sindirim sistemi boşluklarına sıvı
    akışkanlığı başlar. İşkembede ve ardından bağırsaklarda biriken su ve asidite ishale
    neden olur. Bu da hayvanda sıvı eksikliğine ve aynı zamanda kandaki asit-baz
    dengesinin bozulmasıyla da metabolik asidoza yol açar.
  • Asidozda işkembe duvarının geçirgenliği arttığında, ortamdaki bakteriler kan
    dolaşımına karışarak, karaciğerde apselerin oluşmasına yol açar. Özellikle besiye
    çekilmiş genç boğalarda belirlenen bu şekilde oluşmuş çok sayıda apse bu hayvanların
    büyüme hızını düşürmektedir. Hatta patojen bakteriler zamanla akciğerlere ulaşarak
    trombo embolik zatürreye sebep olabilirler.
  • Akut (ani ve şiddetli) rumen asidozu; İlk belirtiler, şüpheli besinin yenilme
    miktarına bağlı olarak izleyen 12-48 saat içerisinde görülmeye başlar. Belirtiler genel
    ve sindirime özgü rahatsızlıklardır. İşkembede hafif bir gaz birikmesi olabilir.
    İşkembenin kasılmaları yavaşlar veya durur. Elle muayenede (derin baskı) işkembe
    içeriği normalden daha yumuşak veya sıvılaşmış hissedilir. Asidozun şiddetine bağlı
    olarak 24-72 saat sonra ölüm şekillenebilir.
  • Rumen asidozunun kesin tanısı, rumen sıvısından veteriner numunesinin
    alınmasıyla konulabilmektedir. Ruminal pH ölçümlerinde rumen sıvısı günde bir kez;
    TMR beslemede yemlemeden 5-8 saat sonra, kaba ve konsantre yem ayrı ayrı
    verildiğinde ise konsantre yemden 2-5 saat sonra alınmalıdır. Sürüde test edilenlerin
    %25’inden fazlasında pH değerleri 5,6’nın altında ise asidoz üzerinde durulmalıdır.
    Asidozdan korunma; Zorunlu olmadıkça konsantre yem artışları günde 0,5 kg’ı
    ve toplam rasyondaki kesif yem oranı % 40’ın üzerine çıkarılmamalıdır.
  • Kaba yemden önce kesif yem verilmemelidir. Kesif yem ile kaba yemin
    karıştırılması tercih edilmeli veya kesif yem kaba yemden sonra verilmelidir. Tükrük
    salgısını inhibe etmemesi için mümkünse yemler ıslatılmadan verilmelidir. Kaba yemin
    yarısının 5 cm’den uzun kıyılmış olması sağlanmalıdır. Patoz samanı, ince kıyılmış kuru
    otlar, ince kıyılmış mısır silajı, pancar ve domates posası gibi yapısal bakımdan zayıf
    olan kaba yemler geviş getirme ve tükürük salgılanmasını yeteri derecede uyarmadıkları
    için, yine sıcaklık stresine bağlı yem seçimi ve dinlenememe, hareketsiz ortam ve çeşitli
    hastalıkların asidoza sebebiyet verebileceği göz önünde bulundurularak tedbir
    alınmalıdır. Rumen asidozunun; genellikle hayvanı verime zorlama ve kaliteli kaba yem
    sunumundaki sorunlara bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.

Rasyon Formülasyonu

Kâğıt üzerinde formüle edilmiş rasyon SARA ile alakalı riskler konusunda işaret
verebilir. Özetle, rasyonda yemden gelen fiziksel etkili selüloz/lif miktarı düştükçe risk
artmaktadır. Zengin çayır-meraların yetersiz liften yoksun olduğu özellikle bahar
aylarında oluşabilir. Aşağıdaki özelliklerin herhangi birine sahip formüle edilmiş
rasyonlar SARA konusunda potansiyel riskler olarak düşünülmelidir.
– %35 den daha az Nötral Deterjan Selülozu/fiber (NDF)
– Kaba yemde % 23 den düşük NDF
– Düşük kaba yem konsantrasyon oranı (<40:60)

Rasyonun Sunumu

Yemlerin yapısı, sunulma şekli ve karışım oranı asidozda önemli rol oynar.
Öğütülmüş tahıl, ezilmiş veya kırılmışa; pişmiş nişasta, çiğe; buğday nişastası da mısır
nişastasına göre çok daha hızlı fermantasyona uğrar.

Konsantre/kesif yemlerin gün boyunca hayvana sunulması, az sayıda büyük
porsiyon halinde sunulmasına göre daha az risk yaratır. Bu risk konsantre yemlerin
dağıtım sıklığına ve işkembedeki mikroorganizmaların uyum sağlama seviyesine göre
değişkenlik gösterir. Hayvanın yeni yeme veya yemlemeye uyum sağlayamaması veya
yeterli alıştırma süresinin gözetilmemesi, rumen hareketlerine etkili kaba yem oranının
düşük olması veya yem bitkilerinin fazlaca öğütülmüş olmasına (kaba yemlerin çok ince
kıyılması, çok uzun süre çalışan karıştırıcı/dağıtıcı, patoz samanı ) bağlı olarak
rasyondaki fiziksel etkili lif miktarının düşmesi, asidoz riskini yükseltir.
Rumene geçen konsantre yem artışı nispetinde, fermentasyon hızı ve miktarı artar
buna bağlı olarak da işkembede asidite artar. Bu nedenle;

  • Kaba ve kesif yem homojen bir şekilde karıştırılmalı, rasyonun bileşiminde ve
    karıştırılmasında tutarlılık sağlandığından emin olunmalı,
  • Yem karma makinaları/karıştırma vagonlarının düzenli kalibrasyonu yapılmalı,
  • Baskın ve uysal hayvanların rasyonda eşit fırsata sahip olması için geniş yemleme
    boşluğu (> 80cm) sağlanmalı,
  • Kesif yemi <3kg/baş/yem olacak şekilde günde birkaç öğüne bölünmeli,

Rasyondaki asidoz için riskli yem maddeleri ve formülasyonlar

İşkembe asitliğini artıran (kesif yem) İşkembe asitliğini dengeleyen (kaba yem)

Katkı maddeleri; Kaba yem veya yemlemenin gerektirdiği yerlerde katkı maddeleri
SARA riskinin ve oluşumunun azaltılması için kısa süreli bir araç olarak faydalıdır.
Etkileri sınırlı olduğundan ve giderleri yem maliyetlerini oldukça arttırabileceğinden,
yetersiz yemleme yönetimini telafi etmek için uzun süreli kullanılmamalıdır.

SONUÇ

Rumen asidozu yüksek süt verimine sahip ineklerde yaygın olarak görülen masraflı bir
hastalıktır. Korunma; öncelikle rumende yeterli ve kaliteli fiziksel etkili lifin
bulunmasını sağlayarak, hızlı fermente edilebilir yemlere olan ihtiyacı azaltarak,
konsantre rasyonlara adaptasyonu sağlayarak ruminal floranın düzgün çalıştırılmasıyla
gerçekleştirilir. Bununda yolu işletme bünyesinde kaliteli kaba yem üretilmesinden
geçmektedir. Sığırlarda yüksek kaliteli kaba yemin özellikle de çayır otunu yerini
tutacak başka bir yem maddesinin mevcut olmadığı unutulmamalıdır.

Süt Humması (Hipokalsemi-Doğum Felci)

Sütçü ırklarda görülmekle beraber, üçüncü sağım dönemini aşmış yaşlı, yüksek
verimli ve holstein x limousin melezi doğum yapan inekleri daha çok etkilemektedir.
Genellikle doğumu izleyen 6-48 saat içerisinde ineklerin yatıp, kalkamamasıyla (doğum
felci) karakterize bir hastalıktır. Ancak birçok durumda klinik belirtiler ortaya
çıkmamaktadır. Nedeni, kolostrum ve süt salgısıyla aniden ve yüksek miktarda
kalsiyum harcanmasıyla, kandaki kalsiyum düzeyinin düşmesidir.

Kandaki kalsiyum seviyesi, paratiroid hormonu (PTH) kontrollü altında çeşitli
hormonal yollardan hassas bir çizgide korunur. Günlük 40 litre süt veren bir inek normal
rasyona ilave olarak doğumla birlikte acilen ekstra 80g/gün kalsiyuma ihtiyaç
duymaktadır. Ancak vücut depolarındaki kalsiyumun tamamen aktif hale gelmesi 2-3
gün sürmekte, bu dönemdeki yetmezlikde de hipokalsemi ortaya çıkmaktadır. Yaşça
büyük inekler daha yavaş tepki verdiklerinden süt hummasına daha yatkındırlar. Kan
magnezyum seviyesinin düşük olması da kalsiyum kontrolünü etkileyebilmektedir.
Rasyondaki magnezyum seviyeleri günde 40 g’ın üstünde olmalıdır.

Kuru dönemin sonlarına doğru hayvanlara yüksek miktarda kalsiyum verilmesi
ve doğumdan sonra da kalsiyum bakımından eksik besleme hastalığın hazırlayıcı
sebeplerindendir. Rasyonda mineral madde miktarı ve Ca/P oranları dikkatlice takip
edilmelidir. Kuru dönem diyetindeki kalsiyum miktarını buzağılamadan 3-4 hafta önce
günde 20 g’ın altına (ideal olan) düşürülmelidir.

Geleneksel olarak hipokalseminin önlenmesinde, kuru dönem boyunca düşük
kalsiyumlu diyetlerle besleme ile yaklaşılmıştır. Negatif kalsiyum dengesi, kan
kalsiyum konsantrasyonlarında küçük bir düşüş ile sonuçlanmaktadır. Bu durum
Paratiroid Hormon (PTH) salınımını uyarır ki bu da sırasıyla 1,25 dihidroksivitamin
D’nin kemik rezorpsiyonunu ve renal üretimini uyarır. 1,25 dihidroksivitamin D artışı,
kemik kalsiyum salınımını ve bağırsak kalsiyum emiliminin etkinliğini arttırır.
Kalsiyum hareketi arttırılmış olmasına rağmen düşük kalsiyumlu rasyonlarla
beslemenin günümüzde sanıldığı kadar etkili olmadığı bilinmektedir. Ancak, pek çok
süt çiftliğinde kalsiyum bağlayıcı zeolit veya bitkisel yağ gibi ajanların kullanımıyla
daha etkili hale getirse de kalsiyumun yeterince düşük olduğu (<20 gr absorbe
kalsiyum/inek/gün) rasyonların formüle edilmesi zordur.

Hipokalseminin önlenmesine yönelik bir başka alternatif yöntemde, buzağılama
sonrası memedeki basıncın korunması ve süt üretiminin azaltılması için sağımın yarım
yapılması veya geciktirilmesidir/ötelenmesidir. Ancak bu uygulama gizli (latent) meme
enfeksiyonlarını şiddetlendirebilir ve mastit insidansını artırabilir.
Geçiş dönemindeki sığırlarda kan pH’sını düşürmek için önemli bir strateji,
rasyon potasyum içeriğini azaltmaktır. Kuru dönemde ineklere verilecek kaba yemlerin
yetiştirilmesinde kullanılan tarlalarda potasyum gübrelerinin kullanılmaması, kaba
yemlerde potasyum düzeylerini düşürmenin diğer bir yoludur (işletmenin arazi varlığı
ve ölçeğinin önemi).

Laktasyondaki ineklerin rasyon kuru maddesi içeriğinde % 0,1 sodyum (Na) ve
%1 potasyum (K) değerleri ideal olup, bu değerlere olabildiğince yakın olmaya
çalışılmalıdır. Ancak, kurudaki ineklerin rasyonlarında temel olarak sodyum (Na) ve
potasyum (K) fazlalığından kaçınmak gerekir. Rasyona, düşük potasyum seviyelerinin
kanın alkaliliği üzerine etkileri dengelemek için klorür katılmalıdır. Rasyondaki klorür
(CI) miktarı, K miktarının her zaman 5g/kg altında olmalıdır.

Son zamanlarda doğum sonrası hipokalseminin önlenmesi, illeri kuru dönemde
(doğuma 20 gün kala) ineklerin kan pH’sını düşüren yöntem olan Diyet Catyon-Anyon
Farkının (DCAD) kullanılmasıyla devrim yaratılmıştır. Bu yöntem doğum öncesi
diyette kalsiyumu düşürmekten çok daha etkili ve kullanışlıdır. DCAD yaklaşımı,
diyetlerindeki yüksek potasyum içeriğine bağlı olarak süt ineklerinin birçoğunda
metabolik alkalozis şekillendiği olgusuna dayanmaktadır. DCAD yöntemiyle kurudaki
ineğin hafif bir metabolik asidoza girmesi sağlanarak, PTH salımı aktive edilmektedir.
Gerekirse gebeliğin son 20 gününde yemlere 150 gr kadar anyonik tuzlardan
(amonyum ve magnezyum minerallerinin klorür veya sülfat tuzları) katılarak rasyonlara
asidik karakter kazandırılmalı bu sayede iskeletten kalsiyum mobilizasyonu
sağlanmalıdır. Diyet Catyon-Anyon Farkı (DCAD) = (Na++ K+) – (Cl-+ S-2). Bu yöntem
diyette doğum öncesi kalsiyumun düşürülmesinden daha etkili ve pratiktir.
Anyonik tuzlarla beslemenin önemli bir dezavantajı kötü lezzettir, bununla mısır
silajı, malt posası, melas gibi nemli, lezzetli bir rasyonda anyonik tuzların karışımı
kullanılarak başa çıkılabilir. Sülfat tuzları, klorür tuzlarından daha lezzetli olsa da, kanı
asitlendirmede daha az etkilidirler. Diyetteki kükürt, rumen mikrobiyal aminoasit
sentezini desteklemek için kuru maddede % 0,22-0,4 oranında olmalıdır.

İdrar pH’sı süt sığırlarında kan pH’sının masrafsız ve nispeten doğru bir şekilde
tahmin edilmesini sağlar. 6 ila 6,5 arasındaki ortalama idrar pH’sı DCAD’nın
yönetilmesi ve süt hummasının önlenmesi için idealdir. İdrar, doğumun çok yakın
olduğu ineklerde anyonik bir diyet eklendikten en az 24 saat sonra ölçülmelidir.
Vitamin D3 ve metabolitlerinin uygulanması doğum sırasındaki hipokalsemiyi
etkili bir şekilde önlemektedir. Doğumdan 5-7 gün önce yemle verilen yüksek vitamin
D dozları (20-30 milyon ünite/gün) insidansı (oluşma sıklığını) düşürür. Ancak,
buzağılamadan 4 gün önce uygulama durdurulursa, inek daha duyarlı olur. Toksititeden
dolayı tavsiye edilen sürelerden daha uzun süre kullanmaktan kaçınılmalıdır.
Buzağılamadan 8 gün önce uygulanan tek bir 10 milyon IU kristalin vitamin D
enjeksiyonu (damar içi veya deri altı) etkili bir önleyici tedbirdir. Beklenen tarihte inek
henüz doğum yapmamışsa doz tekrarlanmalıdır. Bu durumda vitamin D yerine
kullanılan ve hipervitaminozise neden olma ihtimali daha düşük olan, yeni bileşikler
(25-hidroksikolekalsiferol, 1,25-dihidroksikolekalsiferol) kullanılmalıdır.

Vitamin D metabolitleri gastrointestinal kalsiyum emilimini arttırırken, Sentetik
sığır paratiroid hormon (PTH), gastrointestinal kalsiyum emilimini arttırır ve kemik
rezorpsiyonunu uyarır. PTH, doğumdan 60 saat önce damar içi veya doğumdan 6 gün
önce kas içi uygulanabilir. PTH kullanımının dezavantajları, bu bileşiklerin
mevcudiyetinin yanı sıra, uygulama için iş gücü ve enjeksiyona bağlı stres sayılabilir.
Buzağılama sırasında duyarlı ineklerin koruyucu (profilaktik) tedavisi doğum
sırasında süt humması insidansının düşmesine yardımcı olabilir. Bu amaçla doğumu
takip eden saatlerde, ineklere gerekirse ağızdan kalsiyum propiyonat (50-125 g)
takviyesi ile süt humması önlenmelidir. Bir başka öneride süt humması riski bilinen
ineklere buzağılama gününde veya buzağılama sırasında derialtı (subkutan) kalsiyum
uygulanabilir ve buzağılamadan 12 saat sonra ağız yoluyla kalsiyum verilebilir.
Süt hummasının sürüde görülme sıklığı % 1’in üzerinde ise, sürüdeki gizli
(subklinik) süt humması oranın % 20 civarında olduğu unutulmamalıdır. Süt
verimini arttırmaya yönelik ıslah çalışmaları sonucunda, günümüzde işletmelerde %5-
10 oranında hipokalsemi görülmektedir. Gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalarda süt
hummasına bağlı verim kayıpları ve tedavi masrafları dahil hayvan başına yaklaşık 330
$ ekonomik kayıp oluştuğu belirlenmiştir.
Hasta hayvanlar strese sokulmamalı, yatmadan dolayı meydana gelebilecek
yaraların önlenmesi amacıyla altına bol miktarda yumuşak altlık serilmelidir. 4 saat
içerisinde kas ve sinir dokularında geri döndürülmeyecek hasarlar meydana
gelebileceğinden, tedaviye gecikmeksizin başlanılmalıdır. Kalsiyumun vücuttan
atılımını engellemek amacıyla tedavi sonrasında 24 saat süre ile sağım yapılmamalıdır.

Kurudaki İnekte ve Düvelerde Bakım Besleme

– Kuru dönemdeki ineklerde;
Kuru dönem, ineğin laktasyon periyodundan çıkıp, doğum ve bir sonraki
laktasyon dönemi için hazırlanmasına imkan tanıyan, doğumdan önceki 55-60 günlük
süredir. Bu dönemde ineğe gösterilen özen hayvanın sağlığı ve verimi üzerinde belirgin
bir etkisi vardır. Doğacak buzağının daha iyi beslenmesi ve hastalıklardan koruyacak
kaliteli bir kolostrum için de kuru döneme ihtiyaç vardır.
Kurudaki inekler yağlanmaması için sağmal ineklerden ayrılarak, ayrı bir bakım
ve beslenme programına alınmalıdır. Doğum sonrası normalde hızla küçülmesi gereken
rahim, yağlanan hayvanlarda geç küçülmektedir. Gecikmeye bağlı rahim iltihapları ile
döl verimi sorunları sıklıkla yaşanabilmektedir. Vitamin ve mineral madde yönünden
zenginleştirilmiş kuru dönem yemi; süt ve besi yemlerinden daha düşük enerjiye sahip
olmalıdır.

Yapılan çalışmalar, 60 günden uzun bir kuru dönemin ineğe herhangi bir
yararının olmadığını göstermiştir.

  • İnekler doğumdan 55-60 gün önce kuruya (sağımdan kesme) çıkarılarak, yüksek
    verime bağlı yıpranan sindirim sistemi ve meme dokusu dinlendirilerek, yenilenmesi
    sağlanmalıdır.
  • Kuruya çıkarma; yem ve suyun kısıtlaması ile birlikte yüksek verimlilerde günde
    bir kez veya gün aşırı sağım, düşük verimlilerde ise sağımın aniden durdurulması
    şeklinde yapılmalıdır.
  • Kuru dönemin ilk ve son iki haftalarında şekillenebilecek mastitlere karşı uyanık
    olunmalıdır.
  • Kurudaki inekler (doğumuna 60 gün kalan gebe düveler dahil); hastalıklara karşı
    vücut direnci düştüğünden, hastalık ve zararlı etkenlerle temasları sınırlandırılmak için
    ahırın en temiz bölümde barındırılmalıdır.
  • İmmun sistemi güçlendirmek için A, D ve E vitamini ile özellikle selenyum
    takviyesi yapılmasında fayda vardır. Ülkemiz topraklarında selenyum, bakır, molibden
    ve iyot eksikliğinin yaygın olduğu bilinmektedir.
  • Doğumuna 4-9 hafta kala, E. coli, rotavirüs ve coronavirüse karşı aşılanmalıdır.
  • Döl yatağında yavrunun gebelik süresince hacimsel gelişiminin işkembe üzerine
    yaratacağı baskı paralelinde annenin besin maddelerine olan ihtiyacı artar. Bu sebeple,
    fazla miktarda sulu (hacimli) ancak besin madde yoğunluğu düşük olan silaj, pancar,
    domates ve elma posaları ile taze biçilmiş yeşil yemler beslenme eksikliğine yol
    açabileceğinden özellikle de doğuma bir ay kalmış hayvanlara yedirilmemelidir.
  • Yüksek düzeyde konsantre yemle beslenen hayvanlarda strese giren işkembenin
    dinlenmesi ve yenilenmesi sağlanır. İnek kuru dönemde vücut ağırlığının en az % 2’si
    kadar kuru madde cinsinden kaliteli kurutulmuş çayır otu yada hasıl yemleri ile
    beslenmelidir. Son yıllarda kuru dönemde sadece kaliteli kuru çayır otuyla beslemenin
    doğum sonrası hastalıkların önlenmesinde etkili olduğuna dair güçlü araştırmalar
    yayınlanmaktadır.
  • Canlı ağırlığa ve Vücut Kondisyon Skoruna (VKS) bağlı olarak verilecek
    konsantre yem miktarı vücut ağırlığının % 0,5’ini geçmemelidir.
  • Kurudaki ineği süt verimine hazırlamak için; doğuma 15 gün kala kuru dönem
    yem miktarı azaltılarak, yerine süt yemi verilmek suretiyle doğuma kadar 3-5 kg süt
    yemi tüketmesi sağlanmalıdır.
  •  Hiçbir şekilde VKS’si yüksek bir ineğe kuru dönemde rejim yaptırılmamalıdır.
    Zayıf ineklerin hafifçe kilo almasına izin verilebilir.
  •  Küflenmiş, kızışmış ve herhangi bir şekilde bozulmuş yemler yavru atmalara
    neden olabileceğinden asla yedirilmemelidir.

-Düvelerde;

Sakin bir şekilde davranılarak yetiştirilen buzağı-düveler; inek dönemlerinde
yapılacak uygulamalara karşı (sağım, aşı, muayene, nakli vb.) agresif bir şekilde idare
edilenlere göre daha az reaksiyon gösterirken, çiftlik personeli açısında da daha az
yaralanma riski taşımaktadırlar. Bu nedenle, hayvanları ürkütecek her türlü davranıştan
özenle kaçınılmalıdır. Bir başka deyişle hayvan sevk ve idaresi; korkutma araçlarına
asla başvurmadan, ödül ve teşvik üzerinde oluşturulmalıdır.

Dişi sığırlarda en hızlı meme gelişimi 4-9 aylık yaşlar arasında olmaktadır. Bu
dönemde aşırı besleme (Holstein gibi iri cüsselilerde günlük canlı ağırlık artışı 800 gr,
Jersey gibi küçük cüsselilerde 500 gr’dan fazla) durumunda memede; süt bezlerinin
yerini yağ dokusu dolduracağından, et memelilik denilen tablo şekillenebilir ve daha
sonra yapılacak yem kısıtlaması ile de giderilemez. Özellikle 4–9 aylık yaş
dönemlerinde aşırı beslemeden kaçınılmalıdır (iri cüsselilerde 800 g/gün üzerine
çıkılmamalıdır). Düvelerde önerilen vücut kondisyon skoru 2,75-3,25. Dişi danalar
cüsseye ve yaşa göre gruplandırılmalıdır. Özellikle kısıtlı yemleme yapıldığında
büyükler küçüklerin yemlerini tüketebileceği unutulmamalıdır.

Ülkemizde yanlış uygulamalardan biri düvelerin kalitesiz kaba yem veya sağmal
hayvanlardan arta kalan yemlerle beslenmesidir. Bu durum, gelişme geriliğinden,
düzensiz canlı ağırlık ve büyüme artışına buna bağlı olarak da geç, düzensiz veya gizli
kızgınlıktan, kızgınlık göstermeme ve döl tutmamaya varan sorunlara yol açmaktadır.

Ülkemizde sıklıkla yapılan önemli yanlışlardan biri de yetiştiricilerin genç dişi
sığırlarını yoğun bir şekilde besi yemleri veya tahıl kırmalarıyla besleyerek, besilik form
kazandırmalarıdır. Bu durum sadece süt verimi açısından değil, döl verimi açısında da
sorunlara sebebiyet vermektedir. Dört aylık yaştan gebeliğin son iki ayına kadar günlük
750-800 gr, gebeliğin son iki ayında ise günde yaklaşık 1 kg canlı ağırlık artışı
sağlayacak kaliteli çayır otuna dayalı dengeli bir besleme programı uygulanmalıdır.

  • Düveler, 8-10 aylıkken cinsel olgunluğa ulaşarak boğasaklık\kızgınlık hali
    gösterirler. Holstein ırkı dişi danaların 9 aylık yaştan önce kızgınlık göstermesi aşırı
    beslendiğinin göstergesidir. Aşırı besleme aynı zamanda yumurtalık kistlerine
    sebebiyet vermektedir.
  • Düveler; ergin canlı ağırlığının yaklaşık % 60’na, 13-15 aylık yaşa ve en az 127
    cm sağrı yüksekliğine (küçük cüsseli jersey ve yerli ırklar hariç) ulaşmadan gebe
    bırakılmamalıdırlar. Yerli ırk düveler ise, 18 aylık yaştan küçük olmamak üzere, ergin
    yaş ağırlığının 2/3’üne ulaştığında tohumlanması esas alınmalıdır.
  • İlkine Buzağılama Yaşı; yapılan araştırmalar; entansif bakım ve besleme
    koşullarında en uygun zamanın, 23-26 aylık yaşlar olduğu, 28 aylık yaştan sonra
    buzağılayan düvelerde, 1.laktasyondaki süt veriminde bir miktar artış görünse de
    sonraki laktasyonlarda süt veriminin 23-26 aylık yaşlarda buzağılayanlara oranla daha
    düşük olduğunu ortaya koymuştur. Düveler buzağıladığında ergin canlı ağırlığının
    yaklaşık % 82 sine sahip olmalıdır.
  • Geç yaşta tohumlanan düvelerde; mali kayıpların yanı sıra, güç doğum ve
    mastitise yakalanma oranı artmakta, verimli ömür süresi ise kısalmaktadır. 23-26 aylık
    yaşta yani zamanında ilkine doğum yapan düveler geç buzağılayan düvelere göre
    sürüde daha uzun süre kaldıklarından hayat boyu elde edilen buzağı sayısı ve süt
    miktarı daha yüksek olmaktadır. İlkine buzağılama yaşının 1 aylık değişimi 100 başlık
    sürüde, sürü yenilemede gerekli düve sayısını ±3 baş değiştirmektedir.
  • Erken yaşta (13 aydan önce) tohumlanan düvelerde ise güç doğum ve buna bağlı
    buzağı kayıpları, vücut/iskelet gelişimini tamamlayamama, hastalıklara karşı
    dirençsizlik, süt veriminin tüm laktasyon boyunca daha az olması gibi olumsuzluklar
    yaşanabilmektedir
  • Güç doğuma sebep olabilecek boğa spermalarının düvelerde kullanılmasından
    özellikle kaçınılmalıdır. Araştırmalar çok güç doğum yapan ineklerin yağ verimi
    düşüklüğü ile beraber laktasyonda 700 kg daha az süt verdiğini ortaya koymaktadır.
  • Gebe düvelerde buzağılamaya 15 gün kala süt yemine başlatılarak, doğuma
    kadar süt yemine alıştırılması tamamlanmalıdır.
    İlkine doğum yapan ineklerin süt verimi, sürü ortalamasından % 30 daha az ise bu
    inekler sürüden çıkarılmalıdır (reforme edilmeli)

BESİ SIĞIRLARININ BESLENMESİ

Besicilik; tüketicinin isteklerine cevap verecek tarzda bir karkası, kısa sürede ve
ekonomik yöntemlerle elde etmek amacıyla hayvanların yoğun şekilde beslenmesi
olarak tanımlanabilir. Sığır besisinde en uygun program şudur demek pek doğru
değildir. Yetiştirici; pazar koşullarına, besilik hayvan ve yem teminine, mevsime,
ekonomik durumuna, barınak ve işçilik kapasitesine göre program yapmalıdır.
Genç erkek sığırların yanı sıra; damızlık özeliği olmayan genç dişiler ve
damızlık değerini yitirmiş inekler de besiye alınarak et verimleri iyileştirilebilir.
Besicilikte karlılık, besi hayvanından elde edilen birim kırmızı et miktarı kadar birim et
için yapılan harcamalara da bağlıdır. Ayrıca besicilik yüksek sermaye istediğinden,
yüksek enflasyonlu (yıllık %4 den fazla) ülkelerde besi devir hızı (süresi) besicilik
faaliyetinden bağımsız olarak karlılık üzerine etki etmektedir.

Besi performansı üzerine, hayvanın ırkı, yaşı, cinsiyeti, orijini, beden yapısı,
kondisyonu ile bakım ve beslenmesi etkili olmaktadır. Besi performansın
değerlendirmesinde, canlı ağırlık artışı (çoğunlukla günlük) ve yemden yararlanma
yeteneği (1 kg canlı ağırlık artışı için tükettiği yem miktarı) olmak üzere iki parametre
esas alınmaktadır.

Farklı bir bölgeden satın alınıp işletmeye getirilen hayvanların öncelikle strese
gireceği unutulmamalıdır. İşletmeye yeni alınan besilik sığırlar; ilk 2 hafta boyunca,
kaliteli kuru ot (çayır otu, fiğ+yulaf, yonca) ve temiz içme suyu gibi temel ihtiyaçlarının
karşılanması yanında hafif eksersizle birlikte güvenli rahat bir dinlenme ortamı (bol
saplı veya talaşlı, kuru gübre, kumlu yataklık) sağlanarak bakıcıya ve ortama
alıştırılmalıdırlar.

İlk 10 gün taze/yaş ot ve silajlar mümkünse verilmemeli veya çok ufak
porsiyonlarda verilmelidir. Günde verilecek konsantre yem (fabrika yemi, kırılmış veya
ezilmiş mısır, buğday, arpa vb) miktarı maksimum 0,5 kg olmalıdır. Ancak 10. günden
sonra taze ot, silaj ve konsantre yem miktarı yavaş, yavaş (günde 0,25 kg) artırılarak
hayvanın işletme rasyon programına uyumu sağlanmalıdır.

Konsantre yem ve samana dayalı yapılan besicilik beslenme açısından (asidoz,
ayak hastalıkları vb.) sorunludur, rasyonda mutlaka kaliteli kaba yeme yer verilmelidir.
Besi sığırlarına su serbest olarak sağlanmalıdır. Bunun mümkün olmadığı
durumlarda günde en az 3 öğün sulama yapılmalıdır.

Genç erkek sığırların besisi; birbirini takip eden Besi Geliştirme ve Bitirme
Dönemi olmak üzere iki dönemde ele alınmalıdır.

Besi Geliştirme Dönemi (6-10 aylık); 300-350 kg canlı ağırlığına (ergin canlı
ağırlığının yaklaşık %65) ulaşılıncaya kadarki büyüme döneminde mineral madde ve
protein gereksinimi çok daha yüksek olup; 150-350 kg canlı ağırlığındaki besi
hayvanlarında rasyonun ham protein düzeyinin % 14-15 olması tavsiye edilmektedir.
Öncelikle hayvanın iskeleti geliştirilerek, üzerine kas birikimi sağlanmalıdır. Bu
dönemde protein miktarı kadar proteinin içerdiği metiyonin, lizin ve treonin aminoasit
ihtiyaçlarının dengeli bir şekilde karşılanması, sonraki günlük canlı ağırlık artışı
bakımından önem taşımaktadır. Erken yaşlardan itibaren yüksek besleme düzeyinde
tutulan hayvanlar erken yağlanmaya başladıklarından, beklenen kesim ağırlığına 50-100
kg daha düşük canlı ağırlıkta ulaşırlar.

Rasyondaki kaliteli kaba yem oranının kuru madde esasına göre besi geliştirme
dönemi başlangıcında (100-200 kg canlı ağırlık) % 50, sonuna doğru (200-350 kg canlı
ağırlık) % 30 olması önerilir. Rasyondaki kaliteli kaba yem oranı bu dönemde
düşürülmemelidir. Fazla tahıl veya kesif yem verilmesi asidoz ve laminitis riskini
artıracağından, beklenen canlı ağırlık artışı sağlamayacaktır. Yapılan araştırmalarda %
70’den fazla konsantre yem veya tahıl verilmesinin, ekonomik olmadığı gibi besi süresi
ve besi performansını çokça da etkilemediğini göstermektedir. Besi Geliştirme Dönemi
boyunca mısır veya ot silajları 5-6 kg kadar verilebilir.

Besi Bitirme Dönemi; 300-350 kilodan 550-650 kg canlı ağırlığına ulaşılıncaya
kadar ki bu süreçte besi sığırları yoğun besi programına tabi tutularak, besi sonu canlı
ağırlığına en kısa sürede ulaşılması amaçlanmalıdır. Bu dönemde rasyonun ham protein
düzeyinin % 12-13 arasında olması istenir, canlı ağırlık artışını hızlandırmak için
rasyonda tahıl ve konsantre yem ağırlığı artırılabilir. Asidoz ve ayak hastalıklarından
korunmak ve daha iyi bir besi performansı için tahıllar çok ince öğütülmemeli,
konsantre yem oranı tedricen (günlük 0,25 kg) artırılmalı ve bir öğünde 2,5 kg’dan fazla
kesif yem verilmemelidir. Yemlemede yemden yeme geçişe önem verilmeli aynı
firmanın yemi olsa dahi en az 4-5 gün eski yem ile yeni yem karıştırılarak sunulmalıdır.
Bu dönemde rasyonun kaba yem oranı % 15-20 seviyesine kadar düşürülebilir.

Hayvanın Canlı Ağırlığına (CA) Göre Yaklaşık Kuru Madde Tüketimi

tuketim

Besi Sığırlarında kuru madde tüketimi ve yemlemede dikkat edilecek hususlar;

  • Besi sığırları genellikle enerji düzeyi yüksek rasyonlarla beslenmekte olup, yaş
    ilerledikçe, canlı ağırlığı yükseldikçe, enerji gereksinimi de artmaktadır.
  • Besi sığırı rasyonları yüksek enerji gereksinimini karşılamak üzere fazla
    miktarda tahıl içerdiğinden yemler en az 3-4 öğünde hayvanlara servis edilmelidir
  • Yemleme mümkün olduğu kadar günün aynı saatlerinde yapılmalıdır. Hayvanlar
    günlük tüketimlerinin önemli bir kısmını sabaha karşı gerçekleştirdiklerinden, geç
    akşam veya gece yemlemesi, sabah yemliklerde yem kalacak şekilde yapılmalıdır.
    Zorunluluktan günde iki öğün yemleme yapılıyorsa, bir günde verilecek yemin % 40’ı
    sabah, % 60’ı akşam verilmelidir. Çok sıcak havalarda akşam verilen yem miktarı %
    70’e kadar çıkarılmalıdır.
  •  Hayvanların kaba yemi ayırıp kesif yeme yönelmelerini önlemek için kaba ve
    kesif yemler mutlaka homojen bir şekilde karıştırılmalıdır. Bu amaçla mümkünse kesif
    ve kaba yemler yem karma vagonlarında karılmalıdır. Rasyonda kullanılacak su oranı
    yüksek yemler (possa ve silajlar), iyi bir homojenizatör görevi görebilir.
  • Sunulan yemlerdeki yüksek seviyedeki nem, yem tüketimini azaltarak gelişmeyi
    yavaşlatırken, düşük olması halinde ise tozlanmaya bağlı akciğer hastalıkları
    oluşabilmektedir.
  • Problemli durumlarda rasyonda kaba yem düzeyi ve kaba yemin partikül boyutu
    artırılmalı, gerekirse tampon madde kullanılmalıdır. Yeme katılacak tampon maddeler
    sorunların çözümünde yardımcı rol oynayabilir esas odaklanılması gerekenin ise
    rasyonun yapısı ve yönetimidir.
  • Yeme katılacak tampon maddeler; yem tüketimi, selüloz sindirimi ve mikrobiyel
    protein sentezini iyileştirilebilir. Uzmanlar; toplam rasyon kuru maddesine tampon
    madde olarak % 0,6-0,8 oranında sodyum bikarbonat (NaHCOȝ) veya sodyum
    bikarbonat + magnezyum oksit (3:1 oranında) kullanılmasını önermektedir.
  • Asla küflü, donmuş ve bozuk yemler hayvanlara yedirilmemelidir.
  • Tüketilmeyen yemler; yem tüketimini ve hijyenini olumsuz etkileyeceği gibi
    sinek artışına neden olacağından yemliklerden sıklıkla uzaklaştırılmalıdır.
  • Kırmızı et üretim maliyetinde önemli ağırlığı olan yemden, hayvanların azami
    şekilde yararlanmaları sağlanmalıdır. Bunu sağlamak için de belirli periyodlarla sürüde
    VKS tayini veya canlı ağırlık tartımı, rasyon ve gübre analizi yaptırılarak hayvanların
    verilen yemden ne oranda yararlandığı tespit edilmelidir.
  • Hayvanın yaşı büyüdükçe tükettiği yeme karşılık sağladığı canlı ağırlık artışı
    azalmaktadır. Bir başka ifadeyle yemden yararlanma oranı düşmektedir. Canlı ağırlık
    artışı, genç hayvanlarda daha çok kas (et) kütlesi kaynaklı iken, yaşlı hayvanlarda yağ
    kütlesinden kaynaklanmaktadır. Yağ depolayan hayvanlar canlı ağırlık artışını yüksek
    miktarda enerji tüketerek sağladığından, besisi ekonomik olmaktan çıkmaktadır.
  • Tüketilen yem ve su miktarı, dışkının kompozisyonu, solunum sistemi ve ayak
    sorunları düzenli olarak gözlenmeli, sorunlar vakit geçirilmeden sorumlu veteriner
    hekime bildirilmelidir.

ÜREME SAĞLIĞI ve YÖNETİMİ

Modern süt sığırcılığı işletmelerinde başarıyı belirleyen en önemli ölçütlerden
birisi döl veriminin optimum seviyede tutulmasıdır. Optimum seviyelerde döl veriminin
anlamı; daha fazla süt, daha fazla buzağı ve daha fazla seleksiyon imkanı demektir.
Yılda bir buzağı alınması hedefi, günümüzde yüksek süt verimine bağlı olarak 380-410
güne çıkmıştır. Buzağılama aralığının uzaması sadece verim artışına bağlanmamalıdır.
ABD’de süt işletmeleri; doğumdan 120 gün sonra gebe kalmayan inek başına her gün
için 5 doları zarar olarak muhasebeleştirmektedir. Örneğin, bir ineğin doğurmasından
160 gün sonra gebe kalması durumunda 40 gün x 5$/gün =200 $ inek başına zarar
ettiklerini hesaplarlar. Bir çok ülkedeki yetiştiriciler, zamanında gebe kalmayan inek
başına günlük zararı, 11 kg çiğ süt eşdeğerini baz almaktadırlar.

Döl verimi; bakım, besleme ve hayvan refahından bağımsız olarak ele
alınmamalıdır. İşletmelerde; kızgınlık tespitinin doğru ve zamanında yapılması,
doğumdan sonraki ilk tohumlamaya kadar geçen sürenin 60-85 gün olması, gebelik elde
edilecek tohumlama sayısının 3 den az, gebelik endeksinin (sürüde gebelik başına düşen
tohumlama sayısı) 2 den düşük olması, servis periyodunun (ineğin buzağılamasından
yeniden döl tutuncaya kadar geçen süre) 60-125 gün olması gibi temel parametreler
üzerinden üreme protokolleri oluşturulmalıdır. Oluşturulan protokoller; düzenli kayıt
tutma, gözlem, tecrübe, takip ve belirlenmiş hedefler doğrultusunda güncellenmelidir.

Her çiftliğin kendine özel bir kızgınlık takip programı olmalıdır. Özellikle süt
verimi yüksek olan ineklerde kızgınlık gösterme süresi kısalmaktadır. Orta ve büyük
ölçekli işletmeler, kaçırılan her kızgınlığın 21 günlük bir zaman kaybı olduğunu göz
önünde bulundurarak, kızgınlık takibinden sorumlu bir kişi belirlenmelidir. Kısa veya
rastgele sürelerle yapılan gözlemler sütçü ineklerin kızgınlıklarını yakalamak için
yeterli olmamaktadır. Tecrübeli ve sorumlu kişi; ineklerin % 70’inin kızgınlığa; 18.00-
06.00 saatleri arasında geldiğini göz önünde bulundurarak, sabahleyin erken ve
akşamleyin geç saatlerde günde en az iki kez, 30 dakikadan az olmamak şartıyla
inekleri gözlemleyerek kızgınlık tespiti yapmalıdır.

İneklerde ilk ovulasyonlar genelde kızgınlık belirtileri göstermeden şekillenir ve
bunu kısa bir siklus izler. İneklerde uterus ve ovaryum yeterince toparlanamayacağı için
kızgınlık belirtileri gösterseler bile doğumdan sonraki ilk tohumlamanın 50. günden
önce yapılması istenmez. Bu 50 günlük süre, süt verimi yüksek olan, güç doğum yapan
ve hastalık geçiren ineklerde uzatılmalıdır. Doğumdan sonra yaklaşık 60.günde
yapılacak ilk tohumlama için 2 kızgınlık siklusunun geçmesi beklenmelidir. Yapılan
araştırmalar, doğum sonrası yapılacak ilk tohumlama öncesi kızgınlık sayısının fazla
olmasının ineklerin döl verimini arttırdığını ortaya koymaktadır. Bir sürüde doğum
sonrası 80. günde ineklerin en az % 80’inin tohumlanmış olması hedeflenmelidir.
Normal koşullarda sütçü ineklerde buzağılamadan sonraki 20-30 gün içinde ilk
ovulasyon gerçekleşir. Ancak hayvanın; vücut kondisyon skoru (VKS), süt verimi,
enerji dengesi, sağlık durumu ve refahı doğumdan sonra şekillenen ilk ovulasyona etki
eden faktörlerdir.

Doğum sonrası ilk beş haftada VKS’nda her 0,5 birimlik düşüşte ineklerdeki ilk
ovulasyon zamanı 27. günden 42. güne kadar uzamaktadır. Yine erken laktasyon
döneminde vücut kondisyon skorundaki her bir birim düşüş, döl tutmayı % 17-38
oranında düşürebilmektedir. Süt ineklerinin, fizyolojik dönemlerine göre arzulanan
vücut kondisyon skorlarına uyacak şekilde bakım ve beslenmesi, döl tutma başarısı için
elzemdir.

Yine 305 günlük laktasyon sürecinde 9.000 kg süt veren ineklerde doğum
sonrası ilk ovulasyon ortalama 30. günde, ilk kızgınlık ise 54. günde gerçekleşirken,
12.000 kg süt verenlerde doğum sonrası ilk ovulasyon 40. günde, ilk kızgınlık ise 72.
günde gerçekleşmektedir.

Doğum sonrası dönemde artan süt verimi nispetinde yem tüketimi
artmamaktadır. Buna bağlı yüksek verimli hayvanlarda daha fazla ve daha şiddetli enerji
açığı oluşmakta, bu negatif enerji dengesi, doğum sonrası seksüel siklusların
başlamasını geciktirmekte hatta durdurabilmektedir. Yüksek süt verimli ineklerde ilk
laktasyonda negatif enerji açığı nedeniyle inaktif ovaryum veya kistik ovaryum ile
karşılaşılabileceği akılda tutulmalıdır.

Doğum sonrası metabolik hastalıklar, metritis, mastitis, ayak hastalıkları gibi
sağlık sorunları; kızgınlık sürelerini uzatmakta veya şiddetine bağlı olarak da
ovulasyonu tamamen ortadan kaldırabilmektedir.

İneklerin, kapalı ahırlarda boynundan bağlı olmaları bir stres faktörüdür.
Ayrıca ineğin boynundan bağlı olması, kızgınlığın en önemli belirtisi olan atlamadurma
hareketini önleyerek, kızgınlık takibini güçleştirmektedir.

Kızgınlık belirtilerinin doğru ve/veya zamanında tespit edilmemesinde, rahim
iltihaplarında ve enfeksiyöz hastalıklarda (BVD, IBR, Brucelloz vb.), sıcaklık stresinde,
hayvan refahının düşük olmasında, karanlık, havasız ve kötü zeminli ahırlarda, yetersiz
ve/veya dengesiz rasyonla beslemede; gebelik başına düşen tohumlama sayısı arttığı
gibi gebe kalma oranları da düşmektedir.

Sürüde gebelik oranı, doğumdan sonraki ilk tohumlamalarda en az % 45, ikinci
ve üçüncü tohumlamalardan sonra ise % 35-40 arasında olmalıdır. Bu oranın düşmesi,
sürüde döl tutma sorununun var olduğunu gösterir. Tohumlama sayısı artıkça gebelik
oranı düşmektedir. İşletmelerde gebelik indeksi 2’nin altında ( ˂ 2) olmalıdır. Bir başka
ifadeyle gebe bırakılan her 100 baş inek için toplamda 200 den az tohumlama
yapılmalıdır.

Yüksek miktarda protein içeren rasyonlarla beslenen ineklerde, kanda üre
nitrojen seviyesi artmakta, artan bu seviye ise döl tutmayı olumsuz yönde
etkilemektedir. Sığırlarda normal şartlarda kan üre nitrojen konsantrasyonu 12-15 mg/dl
arasındadır. Yapılan araştırmalarda, bu seviyenin 19-20 mg/dl’den yüksek olması
halinde, ineklerde gebelik oranının %20-25 oranında azaldığı ortaya konmuştur. Bu
nedenle uygun üreme verimliliği sağlamak için rasyonda kuru madde bazında ham
protein oranının %17 ve rumende yıkımlanabilen protein oranının %10 olarak
sınırlandırılması tavsiye edilmektedir.

Günümüz süt sığırcılığında; entansif yetiştiriciliğin yaygınlaşması ve ineklerde
süt verimi artışına bağlı kızgınlık süreleri azalmakta, kızgınlık tespiti ve tohumlama
başarısı ise düşmektedir. Normal kızgınlık gösteren hayvanların tespit edilerek
tohumlanması şeklindeki uygulamalar günümüzde etkinliği kaybetmekte, bu bağlamda
birçok işletme gebe bırakmayı, kızgınlık siklusunu düzenleyen ve kontrol eden ilaçlarla
yapmaktadır.

Yapılan araştırmalarda, döl verimi üzerinde çevre faktörleri ( sürü yönetimi,
bakım, besleme ve barınak ) % 80-85, genetiğin ise %15-20 oranında etkili olduğu
hesaplanmıştır. Sürüde döl tutmama sorunu yüksekse; sürü yönetimi, rasyonları ve
yemlemeyi, barınak koşulları ve parazit durumunu, sınırlı sayıda inekte sorun
görünüyorsa; o ineklerin akrabalarına ait bilgilere ulaşıp sorunun genetik olup olmadığı
yönünde araştırma yapılmalıdır.

 

Yavru Atma (Abort)

Yavru atma; gebeliğin 50-270 günleri arasında sonlanması, düşük yapılması
halidir. Abort durumunda buzağı ölü doğar veya doğumdan sonraki 24 saat içerisinde
ölür. Ancak pratikte ikinci ve üçüncü aylarda meydan gelen atıklar, hayvanın ileri
gebeliğe ilişkin belirtileri göstermemesi veya tekrardan kızgınlık göstermesi ile fark
edilebildiğinden, atıklar (abort) ancak 120 günden sonra hesaplanabilmektedir.
Atıkların birçok sebebi vardır. Abort sebepleri enfeksiyon ve enfeksiyon dışı
faktörler olmak üzere iki ana başlık altında toplanabilir.

Enfeksiyona bağlı abort etkenleri;

  • Brucella, leptospirozis, listerozis, neospora, BVD gibi doğrudan etkililer,
  • Şap, İBR gibi ateşle seyreden enfeksiyonlar.
    Enfeksiyona bağlı olmayan abort etkenleri;
  • Genetik kusurlar (brachyspina gibi),
  • Çevre faktörleri (aşırı sıcaklık gibi),
  • Besleme hataları (küflü, donmuş, mikotoksin içeren yemler gibi),
  • Diğer (travma, atığa sebep olan ilaçlar gibi)
  • Abortların (atıkların) önlenmesinde; kayıt tutma, aşılama, ineklerin ve yemin (besin
    madde içeriği ve küfler yönünde) izlenmesi ile laboratuvara marazi maddelerin
    zamanında ve uygun bir şekilde ulaştırılması kritik önemdedir.

Doğal Aşımda Kullanılacak Boğalarda Fertilite

Boğaların sağlıklı bir şekilde aşım yapabilmeleri, öncelikle sağlıklı, haraketli ve
fit (formda) olmalarıyla yakından ilgilidir. Aşım yapacak boğaların VKS skorları 2,5-3
(orta karar) olmalıdır. Vücut Kondisyon Skorlarının (VKS) oynak olmaması için
rasyonlarında sıkça değişikliğe gidilmemeli, büyük değişiklikler yapılacaksa 3-4 haftalık
bir alıştırma programı uygulanmalıdır. Yağlanma ve kötü rasyon; boğalarda başta ayak
hastalıkları olmak üzere birçok sağlık sorununa yol aştığından, aşım ve fertiliteyi olumsuz
yönde etkilemektedir.

Boğalarda scrotumun (testis) çevre uzunluğu ile döl verimi arasında doğrudan bir ilişki
vardır. Bir yaşında ideal bir boğanın scrotumunun çevre uzunluğu minimum 32 cm
olmalıdır. Scrotumun çevre uzunluğu arttıkça boğanın fertilite kapasitesi de artmaktadır.

Yapay tohumlamada başarı göstergesi, gebelik başına aşım sayısının 1,5’dan az
olması ve 2 nin üzerine çıkmaması ve ilk tohumlamada gebelik oranının %60’ın
üzerinde olması gerekmektedir.

Sürülerde akrabalı yetiştirmeden kaynaklanan çeşitli sorunlarla karşılaşmamak
için tohumlanacak ineğin boğa ile yakın akraba olmasının önlemesi gerekmektedir. Bu
nedenle, aynı boğa bir işletmede/köyde 2 yıldan uzun süre kullanılmamalıdır.
ABD’de yapılan çalışmalarda sürüde boğa kullanımı ile suni tohumlama
yapılması arasında gebelik açısından bir fark olmadığı ortaya çıkmıştır. 5.000 $
değerinde bir boğadan elde edilen yıllık 25 gebeliğin ortalama birim gebelik maliyeti 90
$ iken, değeri 4.000 $ olan boğada bu maliyet 75-80 $ olduğu tespit edilmiştir. Kaba
yem fiyatlarının ABD ye göre % 100 daha pahalı olduğu ülkemizde bu tabii tohumlama
maliyeti göz önünde bulundurulmalıdır.

Ayrıca boğanın işletmede bakımı, sağlığı, yönetimi, damızlık değerinin
bilinmemesi (progeny testi veya genomik değerlendirmeden geçmemesi), sınırlı genetik
kapasitesi ve iş güvenliği gibi sorunlar iyi düşünülmelidir. Ülkemizdeki köylerin veya
işletmelerin sağlık statüsü (brucella, BVD, IBR, tüberküloz, complyobacteriosis,
leptospirosis, mavidil vb hastalık riskleri), test, aşı ve veterinerlik giderleri göz önünde
bulundurulduğunda zorunlu olmadıkça sürülerde tabi tohumlama boğası kullanılması
önerilmemektedir.

Islah Çalışmaları

Süt sığırcılığı işletmelerinde kan yakınlığı olmayacak tarzda ıslah çalışmaları
kesintisiz bir şekilde uygulanmalıdır. Yetersiz verimin yanı sıra sürüden çıkartmaların
başlıca sebepleri; meme, ayak-bacak ve döl tutmamadır. Yüksek verimin yanı sıra, bu
verimi vücudunun fiziksel özellikleriyle taşıyabilecek inekler elde edilmeli, bunun için
de o yönde düzeltici boğa tohumlarının seçilmesi gerekmektedir. Bu amaçla, döl
kontrolü veya genomik değerlendirmeden geçmiş boğalara ait sperma kullanılmalıdır.

Sütçü veya kombine ırklarda Damızlık Değer Endeksi; ekonomik açıdan önemli
özelliklere ilişkin damızlık değerleri, (Damızlık Süt Endeksi + Tip Endeksi + Verimli
Ömür Endeksi+ Somatik Hücre Endeksi + Sağım Hızı Endeksi + Döl Verimi Endeksi +
Kondisyon Endeksi + Kolay Buzağılama Endeksi + Et Performansı vb) kapsadığından,
boğa seçimde en fazla üzerinde durulması gereken göstergelerden biridir. Damızlık
Değer Endeks hesaplamaları bir başka ifadeyle Toplam Performans İndeksi ülkeden
ülkeye ve bir ülkede de yıllara göre değişiklik gösterebilmektedir.

sutcu

Almanya Holstein Irkı Toplam Performans Endeksi /RZG hesaplamalarında

Damızlık değer hesaplamalarında AB ülkeleri genellikle 100’lü, ABD ise
1.000’li endeks değeri kullanmaktadır. Genetik ilerleme için TPI’nin AB için +100
puan, ABD için se +1.000 puanın üstünde olması istenir. Ancak bazı durumlarda ayakbacak
veya somatik hücre skoru gibi alt değerler, yetiştirici için Toplam Damızlık Değer
Endeksinden (TPI) daha önemli olabilir. Bu nedenle boğanın değerini ve diğer boğalar
arasındaki yerini gösteren TPI’nin, yanı sıra detaylarının da incelenerek karar verilmesi
daha doğru olacaktır. Söz gelimi düvelerde, ilk doğumlarında zorluk çekebilecekleri göz
önüne alınarak, tohum seçiminde buzağılama kolaylığı skoru yüksek boğalara öncelik
verilmelidir. Çayır-meraya dayalı yetiştiricilik yapan bazı ülkelerdeki (ör: Avusturalya)
yetiştiriciler kolay doğumu garantilemek için Holstein ırkı düvelerde Jersey tohumu
kullanabilmektedir.

Günümüzde ineklerdeki süt protein genlerinin yapısı önemli bir seleksiyon
kriteridir. Genomik testler sayesinde ebeveynlerde süt proteini genlerinin ( beta (β)-
kazein, kappa (K)-kazein ve beta(β)-lactoglobulin) yapısı tespit edilerek, damızlık boğa
seçiminde süt sığırı yetiştiricilerine alternatifler sunulabilmektedir. Yapılan
araştırmalarla, sağmal ineklerdeki β-kazein A1 geninin, insan sağlığı üzerine olumsuz
etkisi ortaya konulduğundan, Yeni Zelanda, Avustralya ve İngiltere’de insan tüketimine
doğrudan arz edilen sütlerin üzerinde “a2” etiketinin bulunması zorunluluğu
getirilmiştir. Başta ABD olmak üzere birçok ülkede β-kazein A1 geni taşımayan
ineklerden elde edilen içme sütler piyasaya arz edilmektedir. Yine kappa-kazein B
allelerinin peynir verimi ve kalitesi ile pozitif bir ilişkisi olduğu anlaşılmıştır. Keza
peynir kalitesi üzerinde kappa-kazein E allelerinin ise zararlı etkisi olduğu
bilinmektedir.

Damızlık boğa tercihi yapılırken, mutlaka boğanın kataloğunda veya
pedigrisinde yer alan süt proteini genlerinin yapısına, özelikle de β-kazeine bakılmalıdır.
β-kazein A2 sahip boğaların spermasına öncelik verilmelidir.

 

Dış Görünüş (Tip) Özelliklerinin İrsiyet Derecesi

Ebeveynlerin tip özelliklerinin yavrularında ortaya çıkması, o tip özelliğinin aktarma
derecesine bağlıdır. Aktarılabilirlik değeri yüksek olan bir karaktere ilişkin genetik ilerleme
sağlama süresi (jenarasyon aralığı), düşük aktarılabilirlik değeri olan karaktere kıyasla çok daha
kısa olacaktır. Dış görünüş özelliklerinin aktarılabilirliği üzerinde ABD Holstein Birliğinin
temel kabulleri aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Holstein Ebeveynlerin Dış Görünüş Özelliklerini Yavrularına Aktarma Yeteneği

aktarma

Dış görünüş özelliklerinde genetik iyileştirme çalışmalarında o özelliğin aktarma
derecesi dikkate alınmalıdır. Bir karakterin aktarılabilirlik değeri 0.10 veya altında ise bu
özellik ile ilgili bir genetik ilerleme elde etmek zordur.

Örneğin; yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi sağrı yüksekliğinin aktarma derecesi,
ayak bacak özelliklerinin yaklaşık 2,5 katıdır. Bunun anlamı şudur; sağrı yüksekliği, ayakbacak
sorunlarına göre çok daha kısa sürede (jenerasyon aralığında) ıslah yoluyla iyileştirmesi
mümkün olabilmektedir. Bir başka ifadeyle anne hattında ayak bacak kusurları varsa gelecek
kuşaklarda ıslah yoluyla düzeltmenin uzun zaman alacağı baştan bilinmelidir. Bu çerçevede;
tip özelliklerine yönelik olarak düzenlenecek ıslah programlarında, iyileştirilmek istenen tip
özelliğinin aktarma derecesi dolayısı ile programın süresi ve bu programın genel karlılığa
yapacağı katkı göz önüne alınmalıdır.

Hayvanların tohumlanması, tohumlamadan 30-40 sonra gebelik muayenesinin
yapılması, gebe kalmayanların tekrar tohumlanması konuları ile üreme sağlığı ve yönetimi
protokolünün hazırlanması ve uygulanmasında, işletme veteriner hekimi ile işbirliği yapılmalı

Simental (fleckvieh) ve İsviçre Esmeri Ebeveynlerin Dış Görünüş Özelliklerini
Yavrularına Aktarma Yeteneği (h²=100)

aktarma2

 

Doğum ve Doğum Bölmesi

Sığırlarda gebelik süresi yaklaşık 285 gün olarak kabul edilir, ancak bu süre ikizlilik
ve babaya bağlı olarak değişebilir.

Doğum Bölmesi; Kayıtlardan yararlanarak doğurmasına 5-7 gün kaldığı tahmin
edilen hayvanlar; temiz, sesiz, sakin ve dezenfekte edilmiş ve bol yataklık serilmiş 12-
16 m²’lik doğum bölmesine alınmalı, doğuma kadar hayvana burada bakılmalıdır veya
doğumuna 21 gün kala hayvanlar gruplar halinde geniş ve temiz bir doğum
bölünmesine alınabilir. Bağlı sistemlerde doğumuna bir ay kalmış hayvanların altı;
mutlaka kuru, temiz ve yumuşaklık sağlayan altlık malzemeleri (sap, saman, talaş gibi)
ile desteklenmelidir.

Doğum bölmesinin asıl amacı; buzağılama sürecindeki olası hastalıkları ve stresi
minimize etmesi ve işler ters gittiğinde hızla müdahale imkanı/ortamı sağlamasıdır. Altı
kolayca temizlenen, taze su ve kaliteli yemi bulunan, iyi havalandırılan, bakıcı
tarafından rahatlıkla gözlenebilecek bir konumda bulunan kuru, temiz ve bol altlıklı bir
doğum bölmesi, buzağılarda ishal ve solunum yolu enfeksiyonlarını önlemede hayati
önemdedir. Yapılan bir araştırmada ahırda doğan buzağıların ölüm oranının, doğum
bölmesinde doğan buzağılardan yaklaşık 5 katı olduğu tespit edilmiştir.

Buzağılamadan bir hafta önce ineğin vücut ısısı 39 °C’nin üzerindedir.
Doğumdan 24 saat önce vücut ısısı 0,5-1 °C düşer. Tahmini buzağılama tarihinden bir
hafta öncesinden başlayarak, günlük düzenli (hep aynı zamanda) ateş ölçmek,
buzağılama zamanının tespit edilmesinde size yardımcı olacaktır.

Doğum bölmesi tecrit odası değildir, mutlaka doğum bölmesine alınan hayvanlar
diğer hayvanları görebilmeli, temas edebilmelidir.

Doğum; İneklerin % 97 si yardıma ihtiyaç duymadan doğururlar. Normal doğumun
ilk aşamasında yavruyu çevreleyen zarların bir bölümünün oluşturduğu su kesesi
vulvadan dışarı çıkar. Su kesesi ve/veya ayaklar görüldükten sonraki 1 saat içerisinde
doğum gerçekleşmemişse doğuma müdahale edilmesi gerekir. Normal koşullarda
doğumun, birden fazla doğum yapmış ineklerde karın sancısının başlamasından 2-4
saat, düvelerde ise 8 saat sonra dışarıdan müdahale edilmeden tamamlanması beklenir.
Düvelerde neden buzağılama kolaylığı indeksi yüksek boğalara ait sperma kullanılması
gerektiğinin cevabını, bu doğum süresi uzunluğu vermektedir. Normal koşullarda
düvelerde kolay doğum ihtimali % 92, güç doğum ihtimali ise % 8 kabul edilir. Doğuma
erken ve gereksiz yapılan müdahalelerin, anne ve yavruda yaralanmalara ve ölümlere
sebebiyet verebileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

Güç doğuma bağlı buzağı ölümlerinin başlıca nedenleri; buzağıda oluşan travma ile
kan dolaşımı ve oksijen yetersizliğidir. Doğum sonrası solunum güçlüğü gösteren
buzağıların % 68’inde doğumu takip eden 96 saatte ölüm gerçekleşmektedir.
Doğum padoğunun genişliği ile kolay doğum arasında bir ilişki vardır. Doğum
padoğu ne kadar geniş, bol altlıklı ve kuru ise doğum o kadar kolay olur. Düvelere ve
ineklere, ayrı bir doğum padoğunda, sancılanma, ıkınma için zaman tanımak, gözlemek,
ama gereksiz erken müdahaleden kaçınmak şarttır.

Buzağılamadan sonra enerji içeren gıdalar (şeker/pekmez/bal, propilen
glikol/gliserol vb) ile kaliteli taze ot, biraz kesif yem ve ılık su verilmelidir. Zor doğum
yapmış ineklerin uterusunun (rahminin) dışarı çıkmaması için kısa sürede ayağa
kalkması sağlanmalıdır.

İneklerde Lohusalık Dönemi; bir ineğin doğumdan sonraki ilk 15 günlük
periyoduna verilen isimdir. Bu dönem, ineklerin gebelikte metabolizma ve genital
sisteminde oluşan değişimlerin geriye döndüğü süreçtir. Lohusalıkta hormon seviyeleri
ve rahim boyutları gebelik öncesi seviyelere geriler. Bu dönemde inekler, azami özen
ister. Lohusalık dönemindeki sorunlar; genel sağlık, verim ve döl tutma üzerinde birinci
derecede rol oynamaktadır.

  • Lohusa inekler, serbest yataklı, günde iki kez muayeneye imkan verecek şekilde
    temiz bir padokta tutulmalıdırlar.
  •  Yavru zarları, normal şartlar altında doğumu takiben 2-12 saat içerisinde atılması
    gerekir. Doğumdan 24 saat sonra sonunu (yavru zarı) atmayan ineklerinizi zaman
    kaybetmeden veteriner hekiminize bildiriniz. Yavru zarların atılması normal
    doğumlarda % 8, güç doğumlarda % 50‘lere çıkabilmektedir.
  • Lohusa dönemindeki ineklerin olası problemlerini erken belirleyip bir an önce
    tedaviye başlamak için lohusa takip programı oluşturmalıdır. Bu program;
  • Rektal vücut ısısı,
  • İştah ve yem seçimi,
  • İneğin hareketleri ve duruş pozisyonu,
  • Somatik hücre skoru,
  • Vulvadan akıntı veya koku gelmesi,
  • Genel görünümü,
  • Kayıt tutma,
  • Gerekirse erken tedavi/müdahaleyi
    kapsamalıdır

BUZAĞI BAKIM VE BESLENMESİ

Teorik olarak, bir süt işletmesinin gelirinin % 40’ının buzağıdan, % 60’ının da sütten
elde edildiği genel kabul olsa da işletmenin süt geliri arttıkça buzağı gelirinin toplam gelir
içindeki payı azalmaktadır. Diğer taraftan süt geliri azaldıkça buzağıdan elde edilen gelir
artmakta, etçi damızlık işletmelerinin ise tek gelir kaynağı buzağıdır. Buzağı kayıpları yönünde
ekonomik değerlendirmelerde bulunurken, buzağı ölümleriyle birlikte bakım beslemeye bağlı
gelişme geriliğinin doğuracağı sonuçlarla ele alınmalıdır. Buzağı ölümlerine bağlı ekonomik
kayıplar, buzdağının sadece görünen kısmı olup, iyi bir buzağı dönemi geçirmemiş bir yetişkin
sığırın; yemden yararlanma derecesi, günlük canlı ağırlık artışı, süt ve döl verimlerinin istenilen
seviyede olmamasına bağlı kayıplar ise çok daha fazladır.

Buzağı sağlığı; gebelikten önceki anne sağlığı ile başlar, tohumlama, gebelik ve doğum
süreciyle devam eder. Bu sürecin iyi yönetilmesi, buzağının hayata 1-0 önde başlamasını sağlar.
Bu çerçevede, buzağıların ve annelerin stres yaşamaması için tedbirler;

1- Doğum öncesi;

  • Doğum zamanı ayarlanmalıdır. Aşırı sıcaklarda-soğuklarda veya işletmede iş yükünün
    fazla olduğu dönemlerde doğumların olması buzağı kayıp riskini artırmaktadır.
  • Düveler, ilk tohumlama için ırka göre değişen, sağrı yüksekliği, canlı ağırlık ve yaş
    kriterlerinin üçünü de sağlamış olmalıdır. Erken veya geç yaşta tohumlama risk teşkil
    etmektedir.
  • Düve tohumlamasında kullanılacak boğaların buzağılama kolaylığı indeksi yüksek
    olmalıdır (mümkünse 110 puan üstü).
  • Doğum yapacak hayvanlar çok zayıf veya çok yağlı olmamalıdır (VKS 3-3,5 olmalı).
    Hayvanın yağlı olması güç doğuma, zayıf olması ise yetersiz canlı ağırlıkta buzağı
    doğumuna sebep olmaktadır.

2- Doğum zamanı

  • Doğum bölmesi genişliği ile kolay doğum arasında bir ilişki vardır. Doğum ortamı ne
    kadar geniş, bol altlıklı kuru ve temiz ise doğum o kadar kolay olmakta, ayrıca ahırda
    doğan buzağıların ölüm oranının, doğum bölmesinde doğan buzağılardan yaklaşık 5 kat
    daha fazla olduğu unutulmamalıdır.
  • Doğuma müdahale; düvelere ve ineklere, ayrı bir doğum padoğunda, sancılanma,
    ıkınma için zaman tanımak, gözlemek, ama gereksiz erken müdahaleden kaçınılmalıdır.
    Su kesesi ve/veya ayaklar görüldükten sonraki 1 saat içerisinde doğum
    gerçekleşmemişse doğuma müdahale edilmesi gerekmektedir.
  • Maalesef ülkemizde, damızlık boğa pedigrisini doğru okuyarak baba adayını seçmek,
    temiz, kuru ve yumuşak altlıklı doğum bölmesi kullanımı ile doğuma müdahale konularında
    sorunlar yaşandığı sıklıkla gözlemlenmektedir. Doğum öncesi ve doğum zamanındaki bu tür
    hatalara bağlı olarak doğan buzağılarda, hastalıklara yatkınlık ve gelişme geriliği ile karakterize
    zayıf bünyelilik ve kayıplar görülmektedir.
  • Doğum gerçekleşir gerçekleşmez yavrunun nefes alıp almadığı kontrol edilmelidir. Ağız ve
    burnundaki müköz (sümüksü) kalıntı temizlenmelidir. Gerekirse solunumu uyarmak üzere
    buzağı; baş aşağı gelecek şekilde sallandırılmalı, baş bölgesine soğuk su uygulanmalı ve/veya
    dili birkaç kez hafifçe çekilip bırakılmalıdır.
  • Doğduktan sonra, 15 dakikaiçinde buzağının kendiliğinden göğüs üzerinde oturma
    pozisyon alması, sağlıklı olduğunun göstergesidir.
  • Doğumdan sonra inek yavrusunu yalayarak hem yavrunun kurumasına hem de
    dolaşımın hızlanmasına yardımcı olur. Eğer inek herhangi bir nedenle bu işi yapmıyor
    ise buzağının üzerine hafif tuz serpilerek yalaması teşvik edilmeli veya kuru bir bez
    veya yataklık sapla; buzağı iyice silinerek, kurutulmaya çalışılmalıdır.
  •  Göbek kordonu dipten kopmamış ise karnına en yakın kısımdan başlayarak kordon
    aşağıya doğru sıvazlanmalı ve içindeki sıvı boşaltılmalıdır. Daha sonra içine tentürdiyot
    akıtılan göbek kordonu, karına 4-5 cm uzaklıktan antiseptiğe batırılmış bir iple
    bağlanmalı ve bağlanan noktanın 3-4 cm altından temiz bir makasla kesilmelidir. Göbek
    kordonu bölgesine, üç gün boyunca günde iki kez tentürdiyot sürülmeli veya göbek
    kordonu tentürdiyot solüsyonuna daldırılmalıdır (navel dipping).
  •  Buzağılamadan sonra enerji içeren gıdalar; şeker/pekmez/bal, propilen glikol/gliserol
    ayrıca kaliteli taze ot, biraz kesif yem ve ılık su verilmelidir.
  •  Normal bir buzağı doğumundan yarım saat sonra ayağa kalkar ve bir saat içerisinde
    annesini emmeye çalışır. Buzağı emmeden önce, anasının meme başları ve çevresi ılık
    sabunlu suyla yıkanıp, temiz kuru bir bezle iyice kurulanmalı ve en kısa sürede
    emzirmeye çalışılmalıdır.
  •  Eğer yavru annesini emerse ineğin sağımı sırasında devamlı yavrunun emmesini
    isteyeceğinden sağım zorlaşır ve verim düşüklüğü şekillenebilir. Ayrıca memeden emen
    yavrunun ne kadar kolostrum/süt içtiği de bilinemez. Bu nedenle mümkünse buzağılara
    ağız sütü sağılarak, mutlaka vücut ısısında (38 ºC) soğutmadan verilmelidir.

Kolostrum

Doğuma yaklaşık beş hafta kala meme bezinde başlayan kolostrum salgılama, gebeliğin
son iki haftasında maksimum seviye ulaşır. Buzağı doğduğunda ise aniden durur.
Kolostrum, doğumla beraber memeden sağılan son derece komplike bir salgıdır.
Kolostrum (ağız sütü), normal süte göre 2 katı kuru madde, 3 katı mineral ve 5 katı
protein içerdiği gibi yüksek oranda; buzağının acil ihtiyacı olan vitaminler, enerji,
büyüme faktörleri, hormonlar ve hastalıklardan korunmasına yardım eden bağışıklık
maddelerine (IgG) sahiptir. Sağım sayısı artıkça bu değerler çok hızla düşmektedir.
Kaliteli kolostrum, buzağı için tek sağlıklı yaşam iksiridir.

İnekler, kolostrumunda sadece karşılaştığı hastalıklara karşı koruyucu maddeleri
barındırırlar. Bu nedenle başka çiftliklerden gelenlerle, işletmedeki genç inekler;
işletmeye özgü muhtemel hastalık etmenlerine karşı yeterli miktarda antikor (IgG)
oluşturamayabileceğinden, yeni doğan buzağılar ilk 24 saat boyunca olgun ineklerden
(2 ve üzeri doğum yapmış) alınacak kaliteli kolostrumla (50g/lt ˂ IgG) beslenmelidir.

Kıvamsız, akışkan ve açık renkli kolostrum antikor ve besin maddeleri yönünde fakir
olacağı için yeni doğan yavruyu hastalıklardan yeterince korumayacaktır. Bu nedenle IgG
yoğunluğu 50 g/L altında olan kolostrumlar buzağıya ilk 24 saate değil 2-4. günlerde gıda
olarak verilmelidir

Kolostrumun İmmünoglobulin (IgG) Konsantrasyonuna Göre Derecelendirilmesi

Yapılan çeşitli araştırmalarda ülkemizde buzağı ölümlerinin kabul edilebilir değerlerin
yaklaşık iki katı (%10) olduğu ortaya konmuştur. Bu büyük yıkıcı sorunun ana sebeplerinden
biri altlık, diğeri de buzağıya zamanında yeterli miktarda kaliteli kolostrumun verilmemesidir.
Kaliteli kolostrum; buzağılarda, doğum sonrası stresi ile hastalık ve ölüm oranlarının
azaltılmasında, büyüme/gelişim hatta yetişkinlik döneminde verim performanslarının en üst
düzeyde tutulmasında, yegane güvencedir.

Kolostrumun kalitesi ve/veya miktarı üzerine etki eden anaya bağlı faktörler

  • Hayvan refahı; strese maruz kalması,
  • Kuruda kalma süresi; sağmal ineklerin kuruda yaklaşık 40 günden az veya 70
    günden fazla kalması,
  • Mevsim; gebeliğin son döneminde özellikle de düvelerde IgG seviyesini % 20
    oranında düşmesine neden olan sıcaklık stresi,
  • Kolostrum ne kadar koyu renkli ve yoğun-krema kıvamında ise o kadar
    kalitelidir. Ağız sütünün kalitesi gözle anlaşılabilir. Ancak işletmelerin kolostrumun
    kalitesini belirleyen kolostrometreye sahip olmasında fayda vardır.
  • Bu amaçla ağız sütünün bağışıklık düzeyini belirlemede dansimetre veya Brix
    refraktometresi (%0-32) kullanılabilir. Brix değeri (yoğunluğu) % 22(50 mg/ml) veya oda
    ısısında dansimetre yoğunluğu 1050 ve üzeri kolostrumlar kaliteli olarak kabul edilmektedir.
  • Bakım ve besleme koşulları; havasız, karanlık, hareketsiz ve kirli ortamlar,
    açlık, yetersiz ve/veya dengesiz rasyonlar, başta selenyum ve E vitamini olmak üzere
    immun fonksiyona dâhil olan diğer iz mineral ve vitamin eksiklikleri,
  • Yine kuru madde esasına göre rasyondaki ham protein içeriğinin % 9’un altındaolması,
    kolostrumun IgG konsantrasyonunu etkilememekle beraber, IgG’nin buzağı
    bağırsağından emilimini düşürmektedir. Bu nedenle özellikle gebeliğin son iki ayında,
    ham protein değeri düşük saman ve kalitesiz kaba yeme dayalı beslemeden
    kaçınılmalıdır.
  • Mastitis ve diğer hastalıklar; klinik mastitis ve diğer birçok patojenik hastalık
    etkeni, kolostrumun miktarını ve kalitesini olumsuz etkilediği gibi kolostrumla da
    yavruya geçmektedir. Meme ödemi ve subklinik mastitis de kolostrumun IgG
    yoğunluğu düşerken, üretim miktarı da azalmaktadır.
  • Diğer faktörler; erken veya güç buzağılama, doğumdan önce sağılması veya
    memede sızıntı, ilk doğum veya aşırı yaşlılık, VKS’nun 2,5 dan düşük veya 3,5’dan yüksek
    olması,

Yukarda sayılan olumsuz faktörler ineğin salgıladığı kolostrumun miktarını ve
kalitesini sınırlamaktadır.

Genel olarak Holsteinlerin diğer süt ırklarından daha düşük kolostral IgG
konsantrasyonuna sahip olduğu düşünülmektedir. Ancak ABD’de yapılan geniş çaplı
survey çalışmalarda, ırk ve meme bezi büyüklüğünün IgG konsantrasyonu üzerinde bir
etkisi olmadığı ortaya çıkmıştır.

İnek veya düvelerde yüksek proteinli rasyonla beslemenin, kolostrum IgG
konsantrasyonuna veya miktarına etkisi bulunmamaktadır.

İnekler kuru dönem başta olmak üzere, her dönemde sağlıklarını üst düzeyde
tutacak tarzda eksiksiz bakım ve beslenmesi esas alınmalıdır.

  • İlk kez buzağılayanlardaki (düve) kolostrum miktarı ve IgG konsantrasyonu
    birden fazla doğum yapan ineklerden ortalamasından daha düşüktür. Ancak birçok düve
    çok iyi kalitede kolostrum üretebilir. Bu nedenle düvelerden buzağılamadan sonraki 2
    saat içerisinde toplanan kolostrumu otomatik olarak atmak yerine, ineklerde ki gibi test
    edilmeli yüksek kalitede ise kullanılmalıdır.
  •  IgG düzeyi ˃50 gr/L olsa bile, kuru dönem aşılamalarına uygun yanıtın verilmesi
    ve spesifik antikorların kolostruma transferi için yeterli süre bulunmayanlarla, kuruda
    kalma süresi 21 günden kısa sürmüş ineklerden elde edilen kolostrumla ilk gün besleme
    yapılmamalıdır.
  • Buzağılama öncesi sağım veya tekrarlayan şekilde memeden kolostral
    sızıntı/kaçak gerçekleşirse, süt üretiminin erken başlaması ile sonuçlanır ve buzağılama
    anındaki salgılar, kolostrumdan ziyade normal süte benzer. Buzağılar, doğum öncesi
    sağılmış (örneğin, ciddi ödeme bağlı olarak) veya süt kaçağı olduğu fark edilen
    ineklerden elde edilen kolostrumla ilk gün beslenmemelidir.
  • Hasta ve klinik mastitli ineklerin, tüberküloz, paratüberköloz, brucelloz gibi
    kronik hastalıklarla enfekte olanlar, buzağılama öncesi beslenme yetersizliği, ciddi
    oranda parazite maruz kalma veya aşırı buzağılama güçlüğü yaşayan ineklerin
    kolostrumu buzağı beslenmesinde kullanılmamalıdır.
  • Salmonella ve fekal koliformlar gibi patojenler; sağım, paketlenme ve depolama
    süresince kolostrumu kontamine edebilir, diyare/ishal ve septisemi gibi hastalıklara
    neden olabilirler. Çeşitli viral hastalıklar, tüberküloz, paratüberküloz, brucelloz,
  • Salmonella ve Mycoplasma türleri enfekte ineklerden kolostrumla buzağılara doğrudan
    geçebilir, bu etkenlerle enfekte olduğu bilinen hayvanlardan elde edilen kolostrum
    buzağıların beslenmesinde kullanılmamalıdır. Bu patojenlerin sürüde yayılımını
    elimine etmek için, kolostrum yerine geçen ürünler veya pastörize kolostrumla besleme
    dâhil olmak üzere çeşitli seçeneklere başvurulmalıdır.

Kolostrumun Muhafazası

Kullanılmayan kaliteli kolostrum buzdolabında saklanmalıdır. Kolostrum 24
saatte kadar 4 0C buzdolabında bekletilebilir. Kolay çözülebilmesi için yassı bir kapta
1-2 kg’lık porsiyonlar halinde derin dondurucuda (-18 ºC) antikor seviyesini
kaybetmeden 1 yıla kadar saklanabilir. Porsiyonların üzerinde ineğin kulak no’su, sağım
tarihi ve yoğunluk değeri (kalite derecesi) yazılmalıdır. Derin dondurucu sıcaklığı
sürekli kontrol edilmeli, çözülmüş kolostrumlar kesinlikle tekrardan
dondurulmamalıdır.

Kısaca kaliteli kolostrum yönetimi; Doğum Öncesi (prepartum), Sağım, Depolama
ve Besleme olmak üzere 4 aşamayı içirmelidir.

Kolostrumu buzağıya vermede niçin acele etmeliyiz?

Buzağılar hastalıklara karşı yok denecek kadar zayıf bağışıklıkla ve çok aç bir
şekilde dünyaya gelmektedir. Buzağılar doğar doğmaz strese maruz kaldığı gibi hastalık
yapıcı etmenlere karşı savunmasız olduğundan, acilen kaliteli kolostruma ihtiyaç
duyarlar. Öte yandan bağışıklık maddelerinin (IgG) bağırsaktan etkin bir şekilde
emilerek kana karışması, yalnızca doğum sonrasındaki ilk birkaç saat içinde
gerçekleşebilmektedir. Doğumun üstünden zaman geçtikçe IgG’nin kolostrumdaki
konsantrasyonu ve buzağı bağırsağından emilimi hızla düşmekte, 24. saatin sonunda ise
emilim % 0’lara kadar düşmektedir.

Kaliteli kolostrum içerdiği yüksek oranda magnezyum sayesinde; buzağıların
sindirim sisteminin uyarılması ve de ana karnındaki dönemde bağırsaklarda biriken atık
maddelerin (mekonyum) dışarı atılmasında birinci derecede etkili olmaktadır. Ağız
sütünün verilişi geciktiği zaman bağırsaklarda üreyen hastalık yapıcı
mikroorganizmalar ağız sütünün yerine emilebilir.

Kolostrum bağırsak çeperini bir film gibi kaplayarak, patojen
mikroorganizmaların emilimini önlemektedir.

Buzağılamadan sonra ilk sağımın/emzirmenin geciktirilmesi, doğumla beraber
süt üretiminin başlaması nedeniyle kolostrum seyrelerek IgG ve besin madde
konsantrasyonun (protein, mineral madde ve vitamin) düşmesine yol açacaktır. Bu
durumda buzağı, yeteri miktarda bağışık madde (100 gr IgG) ve besin alımı için daha
fazla kolostruma ihtiyaç duyacaktır. Bir öğünde canlı ağırlığının % 6’dan fazla
kolostrum verilmesi de ishale yol açabileceğinden sorun daha da kötüleşecektir.

 

Buzağı Besleme Programı

buzagi

İlerleyen dönemlerde sağlıklı bir gelişme ve süratli canlı ağırlık artışı
sağlanabilmesi için buzağıda işkembenin bir an önce geliştirilmesi gerekmektedir. İlk 3
günde (72 saat) ağız sütü ile beslenmesinden sonra buzağılarda 4. Günden başlayarak 2.
Ayın sonunda işkembenin gelişimi tamamlanmalıdır. Buzağılarda işkembenin gelişimi;
papilla ve kas gelişimi olmak üzere iki yönden ele alınmalıdır.

1. İşkembede papilla gelişimi: Papillalar; işkembe iç yüzeyinde yer alan
parmak benzeri yaklaşık olarak 5 mm uzunluğunda ve 3 mm genişliğinde çıkıntılardır.
İşkembenin yüzeyini artıran papillaların görevi işkembe içerisinde mikroorganizmalar
vasıtasıyla sindirilen besin maddelerini emerek kana vermektir.

Yeni doğmuş buzağılarda işkembe gelişiminde öncelik papilla gelişmesine
verilmelidir. Buzağı başlangıç yeminin buzağıların önüne geç konulması işkembe
gelişimini aksatır. Süt, çok kaliteli bir besin maddesi olmasına rağmen işkembe gelişimi
üzerine bir etkisi bulunmamaktadır. Çünkü buzağılar tarafından içilen süt işkembeye
uğramadan doğrudan şirdene gönderilmektedir. Bu nedenle buzağıların gereğinden
fazla süt içirerek tokluk hissinden dolayı kuru yemlere olan ilgisi azaltılmamalıdır.

Çok ince öğütülmüş tahıllar ve toz yemler buzağılar tarafından isteksizce
tüketildiği gibi tüketim esnasında solunum yoluna kaçarak öksürmelere neden
olmaktadır. Ayrıca toz haline getirilmiş tahıllar, kırılmamış iri taneli tahıllar kadar
Papila gelişimini sağlayamamaktadır. Bu nedene toz halindeki buzağı yemlerinden
kaçınılmalıdır. Yem tüketmekte isteksiz olan buzağılara, alışana kadar günde birkaç
defa bir avuç yemin ağıza elle konulması yararlı olabilir.
2. İşkembede kassal gelişme; İşkembede bir miktar papilla gelişmesi
sağlandıktan sonra sıra işkembe kaslarının geliştirilmesine ve güçlendirilmesine
geçilmelidir. Kaba yemler; fiziksel yapılarından dolayı buzağılarda işkembe kaslarının
gelişmesi üzerine en etkili yem maddeleridir. Bu amaçla kaliteli kuru ot veya kuru yonca
otu buzağıların önüne üç haftadan sonra tüketebildiği kadar (serbest) sunulmalıdır.
Sütün yanında sadece buzağı başlangıç yemi ya da kesif yem tüketen
buzağılarda; doğumu takip eden 5-6 haftadan itibaren rumende asidoz tarzında bir takım
sindirim sistemi rahatsızlıkları ortaya çıkabilmektedir.

Bazı yetiştiriciler, buzağılara 21. Günlük yaştan sonra verilmesi gereken kuru
yoncayı, ishale yol açtığı gerekçesiyle 5-6 haftalık yaştan sonra vermektedirler. Oysa
ishale yol açan, erken dönemde biçilen yoncada bulunan yüksek orandaki oksalik asittir.
Bu nedenle kaba yem olarak buzağılara verilecek yonca; 1/10 oranında çiçeklendiğinde
biçilmelidir.

Yapılan araştırmalar buzağılarda kaba yem kaynağı olarak, yoncadan ziyade,
çayır, yulaf, arpa, buğday kuru otunun daha iyi işkembe geliştirdiğini ortaya koymuştur.
Canlı ağırlığının % 1 kadar kesif yem (tahıl ezmesi, başlangıç yemi) tüketen
buzağıların daha uzun süreyle sütle beslenmesi işkembe gelişimini bozacağından
tavsiye edilmez. Ancak gelişme geriliği olan veya yeterince kesif yem tüketmeyen
buzağılara süt içirmeye devam edilmelidir.

2 aydan sonra buzağı başlangıç yemi yerine bir alıştırma programı dahilinde
daha ekonomik olan buzağı büyütme yemine geçilmelidir. Yüksek rutubet oranı kuru
madde tüketimini sınırlayacağından, mümkünse 3 aylık yaştan önce silaj yemlemesi ve
otlatma yapılmamalıdır. İşkembe içerisinde çok yer kaplayan samanın, kesif yem
tüketimini sınırlayarak buzağılarda gelişme geriliğine yol açtığı unutulmamalıdır.

Buzağı Barınakları

Buzağı Barınaklarında Havalandırma;

Buzağıların, iyi havalandırılan, ancak hava akımının/cereyanın olmadığı ( <2 m/sn),
temiz ve kuru bir yatağın olduğu ortama ihtiyacı vardır. Enfeksiyonlar buzağılar
arasında çoğunlukla hava yoluyla yayılmaktadır. Bu nedenle enfeksiyona neden olan
organizmaların uzaklaştırılmasını sağlamak için iyi bir havalandırmanın olması hayati
öneme sahiptir. Aynı zamanda iyi havalandırma, nem oranındaki artışı engelleyerek de
virüs/bakterilerin canlı kalmasını önleyecektir.
Buzağılar tek tek veya gruplar halinde barındırılabilirler. Her bir grupta 12’den
fazla buzağı olmaması tavsiye edilmektedir, küçük gruplar olduğunda hasta buzağılar
kolaylıkla tespit ve tedavi edilebilir. Aynı hava sahasını paylaşan 30’dan fazla buzağı
olmamalı ve buzağılar daha yaşlı sığırlarla aynı sahayı paylaşmamalıdır. Her bir buzağı
doğduğunda minimum 6 m3 , 2 aylıkta 10 m3’e, 6-7 aylıkta en az 15 m3temiz hava
sahasına ihtiyaç duymaktadır. Solunum sistemi hastalığına sahip bir buzağı
akciğerlerinden, atmosfere milyonlarca bulaşıcı mikroorganizmayı saçabilir. Tek bir
hava sahasındaki buzağı sayısı arttıkça hastalık riski de artmaktadır.

Barınak ortamında uzaklaştırılmayan toz ve gaz, doğumdan laktasyon/kesime
kadar uzayan süreçte buzağı ve genç hayvanların sağlığı üzerine olumsuz etkiler
yapmaktadır. Toz, bir taraftan solunum yolu mukoz membranları irrite ederken, diğer
taraftan akciğerlere kalıcı hasar verir ve mikroorganizmaların gelişimini destekler. 25
ppm düzeyindeki amonyak, mukoz membranları irrite ederek hayvanı solunum sistemi
hastalıklarına karşı savunmasız hale getirebilmektedir. Çalışmalar, yaşamın ilk 4 ayında
amonyak düzeylerinin ilk buzağılama yaşı üzerine ciddi etkisi olduğunu göstermektedir.
Karbondioksit 3000 ppm üzerindeki seviyelerde zehirli olmamasına rağmen daha az
oksijen varlığına bağlı olarak hayvanların performansını olumsuz yönde etkilemektedir.
Yine yerdeki sulu dışkı-çamur birikintilerinin kokuşmasıyla açığa çıkan hidrojen sülfür
hayvanlar için son derece toksik bir gazdır.

Sadece hava sahası değil, barınak içerisinde belirli bir zamanda yer değiştiren
hava miktarı olan havalandırma oranı da kritiktir. Amaç, barınak içerisinde kışın saatte
en az 10 kez, yazın ise saatte 60 kez hava değişiminin olmasıdır. Amaç içeriye
temiz/taze havayı sürekli sağlamaktır. ABD de yapılan çalışmalar, buzağı barınağındaki
yüksek nem ve buzağılardaki yüksek kirlilik skorunun, ilk buzağılamada gecikmeye
neden olduğunu göstermektedir. Bu durum, muhtemelen besi sığırlarında da günlük
canlı ağırlık artışında yavaşlamaya yol açmaktadır.

  • Buzağıların barınaklarına özen gösterilmelidir. Buzağılara doğumdan hemen
    sonra yaşamlarını sağlıklı olarak sürdürebilecekleri barınak koşulları sağlanmalıdır. Bu
    amaçla;
  • Buzağılar günde en az 18 saat yatarlar, bu nedenle dinlenmek için temiz bir hava
    ile iyi bir yatak (temiz, kuru ve yumuşak) olmazsa olmazdır.
  • Özelikle ilk iki hafta buzağılar, güneş ışınlarından korunacakları bir gölgelik
    alanda tutulmalıdır. Doğrudan gelen güneş ışınları, buzağılarda hipertermi’ye bağlı
    süt/yem tüketiminde azalmalara hata ölümlere sebep olabilmektedir.
  • İneklerin bulunduğu ortamda çoğalma imkanı bulan zararlı mikroorganizmalar
    ve parazitlerin buzağılara bulaşmaması için buzağılar doğar doğmaz, kesinlikle yetişkin
    hayvanlardan ayrı kontrollü bir ortamda 8 hafta süreyle barındırılmalıdır.
  • Buzağı barınakları; hakim rüzgarlara karşı korunaklı, temiz, havadar, kuru ve
    aydınlık olmalı, buzağılar kesinlikle hava cereyanında (hava koridoruna sokulan elin
    üzerinde hava akımı belirginse, ortamda hava cereyanı vardır) kalmamalıdır. Buzağı
    kulübeleri/bölmeleri, yaz ve kış mevsim koşulları göz önünde bulundurularak gerekirse
    hareketli/portatif tente ve çatı sistemleriyle iklimlendirilmelidir.
  • Nem; ortamın havasının bozulmasına ve buzağıların ıslanmasına neden
    olacağından, barınaklarındaki oranının % 75’in üzerine çıkmasına izin verilmemelidir.
    İyi drenaj ve havalandırma ile ortamdaki nemin yükselmesi önlenmelidir.

tablo

Vücut sıcaklığını; hayvanın yaşı, vücut kondisyonu, rasyon yapısı, deri kalınlığı,
tüy örtüsünün sıklığı ve uzunluğu yanında hava ve ışıma sıcaklığı, rüzgar hızı ve nispi

nem gibi faktörler etkilemektedir. Yeni doğan bir buzağı, acı çekmemesi için ortam
sıcaklığı en az 7 ºC olmalıdır. Bir aylık bir buzağı, donma noktası civarındaki
sıcaklıklara ıslak kalmamak koşuluyla rahatlıkla dayanabilir. Ancak yine de buzağıların
vücut sıcaklığının korunması/düşmemesi için dondurucu soğuklardan uzak tutulmalıdır.

Yukarıdaki tabloda belirtilen turuncu sıcaklıklarda; buzağı vücut ısısının
korunması için mutlaka tedbir alınmalıdır. Soğuk havalarda; kullanılan altlık miktarının
artırılması, battaniye veya ısıtıcı ampulü kullanılması, ısıtıcıların kurulması, barınakta
ısı izolasyonun sağlanması, sıcak havalarda ise gölgelik oluşturma, fan çalıştırma, soğuk
yerlere alma, buzağılara taze soğuk su sunma gibi ek tedbirlerle buzağılar mutlaka
desteklenmelidir. Buzağılar yaşlarına göre termometrenin kırmızı sıcaklık derecelerini
gösterdiği aşırı soğuk veya sıcak ortamlarda ise asla tutulmamalıdır.

Çevre sıcaklığı 10 °C altına düştüğünde buzağıların ek enerji ihtiyacını minimize
etmek için battaniye kullanmak iyi bir fikirdir. Buzağı battaniyesinin kullanımıyla ilk
dört haftada ortalama canlı ağırlık artışında günlük + 90 gr’lık fark yaratılabilir.
Buzağılar çevre sıcaklığı 10°C altına düştüğünde ekstra enerjiye, 26°C üzerine
çıktığında ise ekstra suya gereksinim duyarlar.

Buzağılar birlikte yaşamaya alışabilmeleri için süt emme döneminden (8 hafta)
sonra (zorunlu durumlarda en erken 21 günde) 3-5 buzağının bulundurulabileceği grup
bölmesine (padok/iglo kulübe) alınmalıdırlar. 4 aylık yaştaki buzağılar ise 6-12’lik
gruplar halinde yetiştirilebilir.

8 haftalık yaştan daha büyük buzağılar, veteriner hekimin ayrı tutulmasına
ilişkin bir tavsiyesi olmadığı sürece sosyalleşmelerini sağlamak için grup olarak
barındırılmalıdır.

  • Birbirine bitişik bölmeler buzağıların görsel veya dokunsal temasına izin
    vermelidir. Bu nedenle padog bölmeleri, buzağıların birbirlerini görmesine ve
    dokunmasına izin verecek, fakat birbirlerini ememeyecekleri şekilde delinmelidir.
  • Her bir buzağı kulübesi; buzağıların içerisinde çok rahatlıkla hareket edebileceği
    temiz hava alabileceği ve dolaşabileceği bir dış alana sahip olmalıdır.
  •  İdeal bir buzağı kulübesinin eni 100-120 cm, yüksekliği 85-90 cm, boyu 2,70-
    3,30 cm olmalıdır (Buzağı refahı açısından buzağı kulübesi alanı; en az 1,5 m² ve
    gezinme yeri; 1,5-1,8 m² ).
  •  Buzağı kulübeleri; aralarında en az 60 cm’lik mesafe bırakılarak
    yerleştirilmelidir. Her büyütme dönemden sonra buzağı kulübesi temizliği ve
    dezenfeksiyonu yapılarak, temiz yeni bir zemine alınmalıdır.

Altlık

Ülkemizde büyükbaş ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliğinde altlık kullanımının önemi
maalesef yeterince anlaşılamamıştır. Nitekim 2016 yılında yapılan geniş çaplı bir araştırmada,
süt işlemelerindeki ineklerin vücutlarının % 70 oranında kabul edilemez düzeyde kirli olduğu
gözlemlenmiştir. Altlık kullanımı; zeminde temizlik, kuruluk ve yumuşaklık sağlamasıyla,
hayvanın dinlenmesini, vücut ısısının korunmasını, sindirim, solunum, ayak, meme ve üreme
hastalıklardan korunmasının altın anahtarıdır. Ayrıca altlık kullanımı, hastalık yapıcı
enfeksiyöz ajanlar (bakteri, virüs, mantar ve parazitler) ile ortamda kokuşmaya (hirojen sülfür
gibi gazlar) sebep olan bakteri ve mantarların çoğalmasını önleyerek, barınakta sağlık
güvencesi oluşturmaktadır. Son olarak da genç ve ileri gebe hayvanlarda vücut direncinin düşük
olması nedeniyle altlık kullanımı çok daha büyük bir öneme sahiptir. Unutmayın “Altlık satın
alınabilecek en ucuz ve en etkili ilaçtır.

Buzağı kulübeleri; drenajı kötü olan, ıslaklığı artıran beton, tahta, kauçuk
zeminlere yerleştirilmemelidir. Buzağının ıslak olması veya ıslak zeminde kalması
soğuk havalarda vücut ısısını düşürdüğü için asla istenmeyen bir durumdur

  • Eğer toprak geçirgen değil ise buzağı bölmelerin altına yaklaşık 10 cm
    kalınlığında kum serilmelidir.
  • Zeminden yükseğe yerleştirilen ve atıklar için zemininde açıklıklar bırakılmış ya
    da delikler açılmış kulübeler/bölmelerde barındırılan buzağıların; hava yoluyla daha
    fazla fekal/dışkısal patojenlere ve hava cereyanına maruz kalabileceği unutulmamalıdır.
    “Altlık satın alınabilecek en ucuz ve en etkili ilaçtır.” Altlık olarak kullanılacak
    tahıl sapları, kuru, temiz ve soğuk havalarda buzağıların
    yuva kurmalarını sağlayacak uzunlukta olmalıdır. Kum ve sentetik altlıklar buzağıyı
    soğuktan korumaz.
  • “Bütün fıkara köy evlerinde buzağıların yeri, ocaklığın yakınına, yatak serilen yerin
    bitişiğine yapılır. Buzağıların altına çiçekli bahar otları serilir. Ev bahar çiçeği, ot,
    buzağı pisliği ve buzağı kokar. Buzağı kokusu, süt kokusu gibi bir şeydir.” ( Yaşar
    Kemal İnce Memed-1 Romanı (Bölüm 6-Sayfa 54).) Köy evlerinde 1950’li yıllarda
    romanlara konu olacak kadar buzağıların altlığına gösterilen bu özene, günümüz
    işletmelerinde maalesef nadiren rastlanılmaktadır.
  •  Tahıl saplarının fiyatları ve temini, yıldan yıla değişiklik gösterebilir. Bazı yıllar
    ciddi bir soruna dönüşse bile buzağının refahından ve temizliğinden taviz vermenin çok
    daha ciddi maliyetleri olabileceği unutulmamalıdır.
  •  Buzağı başına yaklaşık 10 kg altlık konulmalı ve günlük 1-1,5 kg’ı temiz ve kuru
    altlıkla yenilenmelidir.
  • Zararlı mikroorganizmalar kuru zeminde çoğalma imkanı bulamayacağından
    ortamda ıslaklığa ve amonyak birikimine asla izin verilmemelidir.
  • Buzağıların grup halinde barındırıldığı bölmelerde, yatakların mümkün
    olduğunca kuru tutulabilmesi için gerekirse tüm zemine altlık serilmelidir.
  • Buğday-arpa sapı, kaba veya toz talaş kadar etrafa savrulmaz. Ancak kaba veya
    toz talaş; daha emici ve daha iyi sinek kontrolü sağlar. Son yıllarda soğuk olmayan
    mevsimlerde kum ve alçı buzağı altlığı olarak kullanan işletmelerin sayısı artmaktadır.
  • Kurutulmuş hayvan gübresi, enfeksiyon riski nedeniyle 6 aylıktan küçük
    buzağılarda altlık olarak kullanılması önerilmemektedir.
  • Buzağıda ıslak ya da kirli diz ve kalça görüntüsü altlık sorununa işaret
    etmektedir.
  • Gün ışığı büyüme performansı üzerinde 1. derecede etkilidir. Günler uzadıkça
    büyüme artar, kısaldıkça azalır.
  • Buzağı kulübesinin yönü kış aylarında güneşten en iyi yararlanmayı sağlaması
    bakımından güneye, yazın ise aşırı öğlen güneşine maruz kalmaması için doğuya
    bakacak şekilde yerleştirilmelidir.
  • Kalsiyum ve fosfor metabolizmasında rol alarak, kalsiyum ve fosforun
    bağırsaklardan emilimine yardım eden D vitamini; buzağıda kemik ve iskelet gelişimi
    kadar bağışıklık sisteminin güçlenmesinde aktif rol oynadığı unutulmamalıdır. D
    vitamini yetersizliğinin en önemli sebepleri arasında güneş ışığına yeteri kadar maruz
    kalmama yer almaktadır.
  • Kulübelerde yetişen buzağılar; temiz hava ve bol güneşin yanı sıra bölgenin tabi
    şartlarına daha iyi adapte olduklarından, yetişkin döneminde de hastalıklara karşı daha
    dirençli olmaktadırlar.
  • Çalışanlar; yaşça küçük (genç) hayvanlardan çalışmaya başlayıp, yaşlı
    hayvanlara doğru yönelmelidir. Mümkünse bir kişi sadece buzağılara bakmalıdır.
  • “İşletmede bir yer kirli ise her yer kirlidir” ilkesi ile hazırlanan biyogüvenlik
    planı dahilinde buzağı barınaklarının hijyenine özen gösterilmelidir.
  • Sindirim ve solunum yolu enfeksiyonları; ancak buzağıların bulundukları
    yerlerin temiz, kuru, iyi havalandırmalı yerler olmasıyla önlenir.
  • Buzağı (0-6 aylık yaş) bakım ve beslemenin, yetişkinlik dönemindeki performansı
    (süt, besi, döl vb.) üzerinde birinci derecede etkili olduğu unutulmamalıdır. Hastalık
    geçirenlerde ileri yaşlarda gelişme geriliğinin görülmesi kuvvetle muhtemel
    olacağından, buzağıları hasta etmeden büyütmek her daim esas alınmalıdır. 40 kg doğan
    bir buzağı ilk 6 ay sonunda en az 200 kg canlı ağırlığa ulaşması sağlanmalıdır. İyi
    gelişen dişi buzağıların, gelişmeyenlere göre bir laktasyon döneminde 500-1500 kg
    daha fazla süt verdiği bilinmektedir.
  •  Buzağının sütten kesim zamanın belirlenmesinde, 60 günlük yaştan ziyade
    tükettiği başlangıç yemi miktarı ile canlı ağırlığı dikkate alınmalıdır. Gelişme geriliği
    gösteren (60 günde doğum ağırlığının en az iki katına çıkmayan) veya yetersiz yem
    (canlı ağırlığının %1’inden az ) tüketen buzağılar, 60 günlük yaş sınırına bağlı
    kalınmaksızın sütle beslenmeye devam edilmelidir. Ortalama 40 kg canlı ağırlığında
    doğan bir buzağının 60 günün sonunda 100 kg’ın üstüne çıkması hedeflenmelidir.
  • Sütten kesim zamanında hayvana verilmekte olan kesif yem değiştirilmemeli,
    buzağılar taşınmamalı veya boynuz köreltme gibi stres yaratan işler yapılmamalıdır.
  • Buzağılarda sütten kesilene kadar olan dönemde ölüm oranı ≤ %3, altı ayın sonunda
    yani dana oluncaya kadarki dönemde ise ölüm oranı % 5’in altında olmalıdır.

Buzağılarda İshal ve Pnömoni

İshale ve pnömoniye neden olan enfeksiyöz ajanlar; yetersiz bağışıklık ve kötü
çevre koşullarında etkili olmaktadır. Bir başka deyişle; hayvan refahının sağlandığı
işletmelerde ortamda doğal olarak bulunan enfeksiyöz ajanlar, bağışıklık sağlamış
buzağılarda hastalık yapma gücüne kavuşamamaktadır.

Patojen mikroorganizmalar, yeni doğan buzağının vücuduna ağız, burun ve göbek
kordonu olmak üzere üç yoldan girebilmektedir. Bu bulaşmayı önlemenin yolu,
buzağıların temiz, kuru ve havadar ortamlarda tutulması ile göbek kordonunun doğum
sonrası % 7 iyodin içeren antiseptikle ilk 3 günde 12 saat arayla dezenfeksiyonundan
geçmektedir. Göbek kordonu dezenfeksiyonu yapılmayan buzağılarda ölüm oranının
yapılanlara göre ortalama % 11 daha yüksek olduğu ortaya konulmuştur.
Yapılan araştırmalarda buzağı ölümlerinin % 50’sinde fazlasının ishallerden,
yaklaşık % 25’nin de solunum sistemi hastalıklarından kaynaklandığı ortaya çıkmıştır.
Buzağılarda ishale sebep olan mikrobiyel ve paraziter etkenler;

  1. Bakteriler: Colibasillosis ( daha çok E. coli K99 ve E. coli CS 31A suşları),
    Salmonellosis (daha çok S. typhimurium) ve listeria,
  2. Virusler; Rotavirus, Coronavirus, BVD (Bovin Viral Diare),
  3. Parazitler; Cryptosporidiosis (C. parvum ), Coccidiosis (Eimeria bovis, E.
    zuernii, E. alabamensis), Giardia (Giardia intestinalis), Strongyloides (S. papillosus).

 

Buzağılarda pnömoniye sebep olan patojenler;

  1. Bakteriler; pastörellosis ( Manheimia haemolytica, Manheimia multocida),
    mycoplasmosis (M. bovis),
  2. Virusler; RSV ile PI 3.
  3. Enfeksiyöz olmayan ishal ve pnömoni nedenleri;

Buzağı barınaklarının; kirli, rutubetli, havasız, aşırı kalabalık, çok sıcak ya da
soğuk olması, yeni doğan buzağılarla yetişkinlerin bir arada tutulması, stres, buzağının
zamanında ve yeterli miktarda kaliteli ağız sütü alamaması, besleme düzensizliği,
içirilen sütlerin soğuk ya da bozuk olması, gebeliğinin 7. ayından sonra nakledilmesi ve
güç doğum şeklinde sıralanabilir.

Beslenmeye bağlı ishaller; normal koşullarda; buzağılar tarafından içilen süt rumeni
(işkembeyi) geçerek abomasuma (şirden) gelir. Süt burada kısa sürede pıhtılaşır ve
yavaşça abomasumdan ince bağırsağa geçer. Aşırı tüketim, yanlış pozisyonda veya
uygun olmayan emzikle (yerdeki kovadan süt içirmek, geniş delikli emzikler gibi) ve
stres koşullarında; sütün bir miktarı pıhtılaşmadan ince bağırsağa geçer. Patojen
mikroorganizmalar sindirilmeden ince bağırsağa gelen sütteki laktozu ve proteini
kullanarak kolay ve hızlı bir şekilde çoğalmaya başlar. Buna bağlı ishal şekillenebilir.
Sindirim ve solunum sistemi hastalıklardan korumanın en etkili yolu, uygun
barınak tasarımı ve havalandırma ile birlikte buzağıya zamanında kaliteli kolostrum
sunmak, aşılama ile işletmede ödünsüz refah ve hijyen gereklerine uyulmasıdır. Bu
bağlamda;

  • Kurudaki inek ve gebe düveler kirli ortamlardan uzak tutulmalıdır. Deri ve
    memeleri dışkı ve idrarla yoğun temas eden ileri gebe hayvanların; dışkı kaynaklı
    enfeksiyonlara maruz kaldığı unutulmamalıdır.
  • Doğum bölümü geniş, rahat, ılık ve temiz tutulmalı, doğumdan sonra temizlenip
    dezenfekte edilmelidir.
  • Sürüde iç ve dış parazit muayenesi yapılarak, gerekirse yıllık programlar
    dahilinde parazitlerle mücadele edilmelidir.
  • Doğum esnasında buzağıların ve annelerin stres yaşamaması için tedbir
    alınmalıdır. Düvelerde ve doğum güçlüğü yaşayan ineklerin tohumlanmasında doğum
    kolaylığı olan boğaların sperması kullanılmalıdır. Gereksiz bir şekilde doğumlara
    müdahaleden kaçınılmalıdır.
  • Buzağılarda ishalin başlıca nedeni olan E. coli, rotavirus ve coronaviruse karşı
    ağız sütüyle bağışıklık kazandırmak için gebe hayvanlar doğumuna 4-9 hafta kala
    aşılanmalıdır.
  • Buzağı Septisemi Serumu (hiperimmun serum), buzağı septiseminin hem
    tedavisinde hem de korunmasında kullanılabilir. Tedavi aşamasında oldukça başarılı
    olan serumun, koruma süresi anneden gelen antikorun sağladığı korumadan daha kısa
    sürelidir. Bu nedenle öncelik doğumuna 4-9 hafta kala anne adaylarının buzağı
    septisemisine karşı aşılanmasına verilmelidir.
  • Sürüde clostridium tiplerine karşı bağışıklığın sağlanması bir protokol dahilinde
    yürütülmelidir.
  • Geviş getiren hayvanlarda gebelik esnasında anneden yavruya antikor geçişi
    olmadığı için, pasif bağışıklık sağlanmasının en etkili yolu kaliteli kolostrumdur. Bu
    nedenle doğan buzağıların mümkünse ilk 20 dakika içerisinde kaliteli kolostrum alması
    sağlanmalıdır. Doğan buzağının ilk 6 saat içerisinde canlı ağırlığının % 10 kadar kaliteli
    kolostrum aldığından emin olunmalıdır. İlk 3 gün kolostrumla beslemek buzağılarda
    mukozal büyümeyi artırarak, sindirim sisteminin emilim (absorbsiyon) kapasitesini de
    maksimize etmektedir.
  • Kolostrum vermeden önce, kolostrumla beraber veya kolostrumdan sonra başka
    ürün verilmemelidir.
  • Buzağılar, içecekleri kolostrum/süt sıcaklığının vücut ısısından (38 ºC) 2-3 ºC
    düşük olmasına karşı son derece hassastır. Hava sıcaklığının kolostrum/sütün ısısını
    düşürebileceği göz önünde bulundurularak içirme süresince tedbir alınmalıdır.
  • Dondurulmuş kolostrumlar 40-45 ºC ısı ortamlarında çözdürülmelidir. 49 ºC ve
    üzeri sıcaklıklarda çözdürülmesi kalitesini olumsuz etkilemektedir.
  •  Buzağılara temiz kapla içirilen süt; taze ve vücut sıcaklığında (38 0C)
    olmalıdır,
  •  Mastitisli ağız sütleriyle beslenen buzağılarda hastalık risk çok yüksektir. Bu
    nedenle, kuru dönem tedavisiyle sürüde mastitis elemine edilmeye çalışılmalı,
    mastitisli veya antibiyotik içeren sütler buzağılara içirilmemelidir.
  • Buzağılar atık süt yerine sağlıklı ineklerin sütleriyle veya mamalarla
    beslenmelidir. Şayet ekonomik nedenlerle buzağıya atık süt ( hasta veya mastitisli
    memeden elden edilen) verilmesi gerekiyorsa bu sütler mutlaka pastörize edilmelidir.
  • Süt içirmede, kova yerine biberonlar tercih edilmeli ve biberon deliklerinin
    genişliğine dikkat edilmelidir.
  • Buzağıya verilecek sütün miktar ve kalitesinde ani değişiklik yapılmamalıdır.
  • Buzağıya günlük canlı ağırlığının en az % 10’u kadar süt içirilmeli, bu konuda cimri
    davranılmamalıdır. Son dönemlerde birçok işletme, illeri dönemdeki performansı
    pozitif yönde etkilediği için buzağıya içebildiği kadar süt vermeyi tercih etmektedir.
  • İshal durumunda verilen süt veya buzağı maması yarıya düşürülmeli, kesif yeme
    toksin bağlayıcı özeliği olan kepek ilave edilmelidir. İshalin geçmesinden sonra süt veya
    buzağı maması artışı kademeli olarak yapılmalıdır.
  • Zamanında yeterli ağız sütü veya süt içmeyen buzağılar, hastalıklara yatkın
    olduklarından mutlaka sıkı takibe alınmalıdır.
  • Buzağılar ilk beş haftada hastalıklara karşı çok hassastır. Aşağıdaki grafikte de
    görüldüğü üzere buzağı ölümlerinin; % 76,2 sinin doğumu takip eden ilk beş haftada
    gerçekleştiği, 6-8. haftalarda azalarak devam ettiği, ancak sütten kesilip tamamen yeme
    geçildiği dokuzuncu haftada ise tekrar artığı gözlenmektedir.
  • Her emzirmeden sonra kullanılan tüm ekipmanlar (şişeler, kovalar, emzikler
    karıştırıcılar ) temizlenerek dezenfekte edilmelidir.
  • İshal çok süratle yayıldığından, hasta hayvanlar derhal ayrılmalıdır.
  • Genel sanitasyon tedbirleri kapsamında; iğne uçları sıkça değiştirmeden
    (mümkünse tek kullanımlık enjektör), dışkı ile kaplı, nemli ortamlarda buzağılara aşı
    yapmaktan kaçınılmalıdır.
  • Bir ishal salgınında, erken tanı ve tedavi çok önemlidir. Buzağılarda görülen
    ishal olaylarında özellikle çabuk sonuç veren test tekniklerinin pratik teşhiste
    kullanılması yararlı olabilir. İshal başladıktan 12 saat içinde dışkı örnekleri teşhis için
    laboratuvara gönderilmelidir.
  • Otlatma esnasında 7 ºC altındaki sıcaklıklarda şiddetli rüzgar ve yağmura maruz
    kalan buzağılarda, ölüm oranı % 2-4 nispetinde artabilir.
  •  İshalleri engellemek ve salgınları tedavi etmek için veteriner hekiminizin
    hazırlamış olduğu mücadele programı dahilinde hareket edilmelidir.

Buzağılarda Boynuz Köreltme ve Fazla Meme Uçlarının Kesilmesi

Hayvanların birbirlerine ve bakıcılara zarar verme tehlikesini azaltmak amacıyla
elektrikli boynuz köreltme aletiyle boynuzların büyümesini sağlayan hücrelere zarar
verilerek boynuz köreltilir. Bu amaçla hazırlanmış kimyasal maddeler de (kostik soda)
boynuz köreltmede kullanılabilir. Buzağı 20-30 günlük olunca boynuz köreltilmelidir.

Sağımda güçlük oluşturan ve mastitis tehlikesini artıran fazla meme uçlarının
erken dönemde alımının boynuz köreltme ile birlikte yapılmasında yarar vardır. Ekstra
meme başı bölgesi antiseptik bir solüsyonla temizlendikten sonra meme başı keskin bir
makasla alınmalıdır.

 

MEME SAĞLIĞI VE SAĞIM HİJYENİ

Süt sığırları, konforlu bir ortamda günde 2 defa uygun sağım tekniği ve hijyen kuralları
çerçevesinde en kısa sürede sağılmalıdır. Sağımdan önce sağıma memenin hazırlanması için
özel süt kontrol kupalarına elle birkaç damla süt sağıp, sütte bir anormallik olup olmadığı
kontrol edilmelidir. Alınan birkaç damla süt ele veya yere sağılmamalıdır.

Sağım Kuralları Afişi; sağımda net görünebilecek bir şekilde duvara asılmalıdır.

1- Eldiven kullanımı,
2- Meme başlarının ön daldırma solüsyonuna veya köpüğüne daldırılması,
3- Her memeden 3-4 sıkım sütün mastit kontrol kabına alınarak kontrol edilmesi,
4-Temiz bir bezle (tek kullanım) meme başlarının silinerek kurulanması,
5-Meme başlarına süt sağım makinası vakumlarının takılması ve sağım tamamlanınca vakumlarının çıkarılması,
6- Meme başlarının antiseptik solüsyonuna daldırılması

 

Sağım sırasında bakteriler, inekten ineğe sağımcının elleri, meme başı lastikleri ve
tek kullanımlık olmayan bezlerle bulaşabilmektedir. Sağım öncesi meme başlarına
dezenfektanlı ön daldırma solüsyonu veya köpük uygulanmaması, meme başından süte
geçebilecek bakteri yükünü artıracağı gibi mastitis riskini de yükseltmektedir. Sağım
öncesi kontrol ve sütün indirilmesinin uyarılması amacıyla ön sağımın yapılmaması,
klinik mastitisin teşhisini ve tedavisini zorlaştırdığı gibi mastitisin diğer ineklere
yayılması için de ortam oluşturmaktadır. Doğru, hızlı ve tam bir sağım için 12-15 saniye
sürecek bir meme uyarımı (ön sağım, ön daldırma) yapılmasını takiben 1-2 dakika
içerisinde sağım başlığı memeye takılmalı ve vakum kesilmeden de memeden
çıkartılmamalıdır. Sağım başlığı memeden uzaklaştırıldıktan hemen sonra, meme
başları sağım makinesi iç lastiğinin temas ettiği yere kadar dezenfekte edilmelidir (tercih
meme başının antiseptikli solüsyona daldırmasıdır -teat dipping).

Sağımcıların her sağımda ineklere sakin ve güven verecek şekilde davranması için
iyi düzeyde motivasyonun sağlanması, meme sağlığı açısından çok önemlidir. Ayrıca,
sağımcılar, memenin yapısı, süt salgılanmasının fizyolojisi ve sağım makinasının
çalışma mekanizması hakkında temel bilgilere sahip olmalıdır.

Sağım başında %2 olan sütte yağ oranı, sağım sonunda %15’in üzerine çıkmaktadır.
Bu nedenle memede 400 ml den fazla süt bırakılmamalıdır. Kuralına göre yapılan bir
sağımda, memede kalan süt miktarı 200 ml’yi geçmemektedir.

Üç sağım yapılan ineklerin, iki sağım yapılanlara göre % 10-20 oranında daha fazla
süt vermesi ile klinik mastitis olgularında belirgin bir azalmayı sağlaması gibi olumlu
etkileri olmakla birlikte, doğumdan sonraki ilk 20 günde ineğin enerji açığını
şiddetlendireceğinden günde ikiden fazla sağım yapılması önerilmemektedir.
Sağım başlıklarının ve borularının temizliği, sağılmış sütün derhal soğutularak,
soğuk ortamda işleneceği ünitelere nakledilmesi sütteki bakteri yükünü ciddi oranda
azaltacaktır.

Sağım makinesi her zaman iyi işler durumda olmalı, periyodik olarak temizlenmeli
ve bir uzman, teknisyen ya da servis elemanı tarafından bakımı yapılmalıdır. Devasa
özelliklere sahip meme dokularını her gün defalarca elleyen sağım makinelerinin, her
sağımda görevini iyi yaptığından emin olunmalıdır. Tüm sağım makineleri, her yıl en
az iki defa düzenli olarak kalibre (ayarlanma) edilmelidir.

Elle sağımda mümkünse inekler ahırda değil, açık alanda sağılarak kapalı ortamda
havada yoğun olarak bulunan koku ve bakterilerin süte geçmesi önlenmelidir.
Meme ödemi; meme ve meme altı derisi altında aşırı derecede sıvı birikmesi olarak
tanımlanmaktadır. Yeni doğum yapacak düvelerde ve yüksek verimli ineklerde daha
çok görülmektedir. Aşırı yağlı ve/veya ileri yaşta tohumlanan düveler, doğum öncesinde
aşırı beslenenler, rasyon dengesizlikleri ( sodyum ve potasyum fazlalığı) ve yetersiz
eksersizlere bağlı olarak şekillenebileceği unutulmamalıdır.

Meme Kirlilik Skorları

Meme kirlilik skorları, meme sağlığı ve sütün kalitesi üzerinde etkili olmaktadır.
Skor 1-2 meme sağlığı ve kaliteli süte güvence oluştururken, Skor 3-4 ise mastitise zemin
oluşturmaktadır.

Somatik Hücre Sayısı (SHS); 1 mililitre sütün içindeki hücre (akyuvar + epitel)
sayısını ifade etmektedir. Somatik hücre; vücuttan türemiş/kökenli hücre demektir.
Normal bir memeden alınan süt içindeki somatik hücrelerinin %75-85 ‘i lökositlerden,
geri kalan % 15-25 ise epitel hücrelerinden oluşmaktadır. Doğumdan hemen sonra (ilk
üç gün) ve laktasyon sonunda süt sentezleyen epitel hücreleri önemli ölçüde
yenilendiğinden, bu fizyolojik dönemde epitel hücre sayısı ve toplam Somatik Hücre
Sayısı (SHS) yükselmektedir.

Somatik Hücre Sayısını (SHS) artıran diğer faktörler; mastitis, yaşlılık (yaşla
birlikte artar), ırk (ayshire ırkı ineklerde holsteinlere göre daha düşük), mevsim
(sıcaklık, nem), stres, bölge (sıcaklık, nem), sağım sayısı, kötü barınaklar, yüksek
kirlilik skoru ve kötü bakım besleme koşullarıdır.

Tank somatik hücre (akyuvar + epitel hücre) sayısında kritik eşik olan 200.000
üzerindeki her 100.000’lik artış; süt üretiminde % 2,5’lara varan azalmanın yanı sıra
mastitisli meme lobu sayısında % 5 oranında ekstra bir artışa neden olmaktadır.

Somatik Hücre Sayısı (SHS) ile enfeksiyon varlığı doğru orantılıdır. Değişken
olmakla birlikte bir inekte Somatik Hücre Sayısı 280.000’nin üzerinde ise mastitise
(enfekte) yakalanma olasılığının da % 85 ‘in üzerinde olduğunu gösterir.

Mastitis

Meme dokusunun yangısı olarak bilinir. Mastitis genellikle laktasyon ile ilişkili
olup, oluşum nedenine göre; enfeksiyöz, travmatik veya toksik, seyrine göre; klinik
veya subklinik, süresine göre de akut veya kronik olarak sınıflandırılmaktadır.
Mastitisin sebepleri, daha çok hazırlayıcı (çevre kaynaklı) ve yapıcı
(mikroorganizmalar) olmak üzere iki başlık altında toplanabilir.

İnekler, mastitise yol açan 200 den fazla bakteri türü ile aynı ortamda yaşarlar. Bu
nedenle, mastitise karşı her zaman ve her noktada uyanık olma zorunluluğu vardır.
Mikroorganizmalar; memeye daha çok meme başı kanalından olmak üzere, dolaşım
(kan-lenf) ve meme başı derisindeki sıyrık, yara ve berelerden girmektedirler.
Mastitisli süt, sağlık riski nedeniyle kesinlikle insan veya hayvan gıdası olarak
kullanılmamalıdır. Meme yangısı/iltihabı olan bir memeden salgılanan süt, öncelikle
besin içeriğini (protein, yağ, mineral madde vb.) kaybetmiş kalitesiz ve toksik bir
sıvıdır. Üstelik meme yangısına/iltihabına sebep olan mikroorganizmalar meme
salgısı/süt ile yavruya geçmekte, yavrular yetişkin dişi (anaç) olduklarında da söz
konusu patojen mikroorganizmalar aktif hale geçerek, bir kez daha mastitise sebep
olabilmektedir. Bu nedenle mastitisli memeden salgılanan sütler yavrulara
içirilmemelidir veya buzağının mastitli memeyi emmesine izin verilmemelidir.

Sütçü veya kombine verim yönlü ineklerde artan süt verimine bağlı olarak, mastitis,
ekonomik kayıplara neden olan hastalıklar içerisinde % 30-40’lık bir paya sahiptir.

Mastitis kaynaklı kayıplar

  • Verim düşüklüğü,
  • Sütün kalitesindeki değer kaybı ve satış fiyatının düşmesi,
  • Emek ve zaman kaybı,
  • İlaç ve tedavi gideri,
  • Gıda kirliliği,
  • Kilo kaybı, ölüm
  • Dölverimi kaybı,
  • Mastitisli ineklerin elden çıkarılması (reforme edilme),
    şeklinde sıralanabilir.

AB Ülkelerinde mastitisin (klinik ve subklinik) inek başına yıllık 70-250 € arasında
maddi kayba sebep olduğu hakkında çok sayıda yayın vardır. Mastitis vakası başına
maliyet, çiftlikler arasındaki farklılıklardan dolayı çiftlikten çiftliğe göre değişiklik
göstermektedir. İngiltere’de çiftlik verilerini kullanan yakın tarihli bir araştırma, tek bir
klinik mastitis vakasının gerçek maliyetinin 149 £ – 250 £ arasında olduğunu buldu.
Genel ortalamalardan ziyade işletmedeki klinik ve subklinik masttise bağlı mali kayıplar
öncelikle doğru bir şekilde tespit edilmelidir. Çiftlik sahibi ve sorumlu veteriner hekimi
işletmedeki mastitis maliyetlerine odaklanmalı en çok fayda sağlayacak koruma ve
kontrol programlarını birlikte oluşturmalıdırlar.

Subklinik (gizli/görünmeyen) mastitis; inekte, memede veya sütte her herhangi
bir belirti vermeyen ancak süt verimini ve kalitesini önemli ölçüde düşürmekle
karakterize bir mastitis şeklidir. % 3-25 oranında süt kaybına neden olan subklinik
mastitis en sık karşılaşılan mastitis formudur ve mastitise bağlı süt kayıplarının çok
büyük bir kısmını (% 70) teşkil etmektedir.

Yapılan araştırmalarda, ülkemizde subklinik mastitis görülme sıklığı bölgelere göre
değişiklik göstermekle birlikte ortalama %30 olarak tespit edilmiştir. Kars’da % 16
olarak bildirilen subklinik mastitis görülme sıklığı, Afyonkarahisar’da % 44, Konya’da
% 23, Çukurova bölgesinde ise %58 olarak bildirilmiştir. Bölgeler arası yüksek oranda
farklılığın; verim, sağım ve altlık yönetimi ile bölgelerin sıcaklık ve nem oranından
(SNİ) kaynaklandığı düşünülmektedir.

Klinik (belirtili/gözüken) mastitis; memede ateş, kızarıklık, şişlik, ağrı, süt
veriminde azalma, memeden süt yerine su, pıhtı, kan gelmesi, hayvanın genel
durumunda bozukluk, neşesizlik, iştahsızlık ve ateş gibi belirtilerle seyreden mastitis
şeklidir.

Her bir meme lobunda meydana gelen iltihabi durum, bir klinik mastitis vakası
olarak ele alınmalıdır. Tek bir ineğin 4 meme lobunda klinik mastitis şekillendiyse bu 4
mastitis vakası olarak kayıt altına alınmalıdır. İşletmede aylık klinik mastitis oranı %
2’nin altında olmalıdır.

Verimliliğin sürdürülebilmesi ve meme sağlığı için;

  • Hayvan Refahında “5 Temel Hak” kuralına uyulmasına,
  • Barınakların temizliği, havalandırması, ışığı ve neminin kabul edilebilir
    seviyede tutulmasına,
  • Yatakların düzenli olarak temizlenmesine veya değiştirilmesine,
  • Yatma yerlerinde bakteri üremesini en düşük seviyede tutan temiz kum altlık
    kullanılmasına,
  • Sağmal inek vücudunun sürekli kuru ve temiz olmasına,
  • Vücut Kirlilik Skorunun 4’li skalada 3’ün altında olmasına,
  • İşletmede elde edilen sütlerde (tank) somatik hücre sayısının 200.000 den düşük
    olmasına,
  • Doğum öncesi memede ödem oluşmaması için, rasyonlarda sodyum ve
    potasyum alımının ayarlanmasına,
  • Sıcak stresine karşı tedbir alınmasına,
  • Meme kıllarının kesilmesine,
  • Lezyonlu meme başı derisi somatik hücre sayısında önemli oranda (%30-40)
    artışa neden olmaktadır. Meme ve meme başının lezyonlardan(yaralanmadan)
    korunmasına,
  • Somatik hücre skoru iyi olan damızlık boğalara ait sperma kullanılmasına,
  • Yemlere meme sağlığını koruyan selenyum, çinko ile D ve E vitamini içeren
    katkıların ilave edilmesine,
  • Sürünün kapalı olmasına (dışarıdan şüpheli damızlık dişi hayvan alınmaması),
  • Sineklerle mücadele edilmesine,
  • Düve doğumlarının ilkbahar sonu ve yaz başlarına denk getirilmemesine,
  • Sütün kolayca inmesi için ineklere iyi davranılmasına,
  • Sağım makinelerinin periyodik olarak bakım ve kalibrasyonuna,
  • Stresiz ortamda sağımın zamanında yapılmasına,
  • Her yıl sağılan ineklerden ortalama % 20-25’nin (yaşlı, verimsiz, hasta vb.)
    gençlerle yenilenmesine,
  • Sarkık memeli inekler ile meme başı aşırı kısa-uzun ya da aşırı kalın-ince inekler
    zaman içerisinde seleksiyona tabi tutulmasına,
  • Meme başı sfinkterleri gevşek olan yani sıklıkla memede sızıntısı olan ineklerin
    sürüden çıkarılmasına,
  • Sıklıkla emilen buzağı-dana-düvelerin sürüden çıkarılmasına,
  • İlk buzağılama yaşının 30 aydan yüksek olmamasına,
  • Mastitisli ineklerin erken fark edilmesine,
  • Mastitisli hayvanların ayrı sağılmasına veya sona bırakılmasına,
  • Mastitli ineklerin günde 4-6 kez sağılarak, memede oluşan toksinlerin dışarı
    atılmasına,
  • Sağım öncesi ve sağım sonrası meme temizliği ve asepsisine,
  • Meme ve meme başlarının sağımdan önce ıslatılmaması veya yıkanmaması,
    ıslaksa veya yıkanmışsa da iyice kurutulduktan sonra sağım yapılmasına,
  • Sağımdan sonra kilitleme (yatmasını önleyecek şekilde bağlama) ve yemleme
    yapılarak, meme süt kanalı kapanana kadar (1 saat) ineklerin ayakta bekletilmesine,
  • Kuru dönemin başlangıcı ve sonu laktasyon dönemine göre yedi kat daha fazla
    mastitis riski taşımaktadır. Bu nedenle doğumdan önceki iki ayda (kuru dönem)
    gebelerin temiz, kuru, bol altlıklı ve kalabalık olmayan yerlerde barındırılmasına,
  • Kuru dönemde oluşan subklinik enfeksiyonlar, laktasyon döneminde oluşan yeni
    meme içi enfeksiyonlardan daha fazla oranda doğum sonrası klinik mastitislere neden
    olmaktadır. Bu bağlamda kuru dönem sağıltım programına,
  • Kuru dönemde meme içine uygulanan antibiyotikler, yavaş çözüldüğünden en
    az üç hafta süreyle etkisini sürdürmektedir. Bu nedenle kuru dönemde yapılan sağaltım
    aynı zamanda yeni enfeksiyonların önlenmesinde de kilit önemdedir.
  • Sürekli somatik hücre sayısı yüksek olan ve sık sık (1 laktasyonda 3’den fazla)
    mastite yakalananlar ile kuru dönemde problemi çözülmeyen mastitisli hayvanların
    sürüden çıkarılmasına,
  • İşletmede veteriner hekiminizin önerisine göre mastitise karşı bir korunma
    planına sahip olunmasına,
    dikkat edilmelidir

AYAK SAĞLIĞI

Sığırlarda bacakların topuk ekleminin altında kalan bölümü “ayak” diye
adlandırılır. Sığırlar, doğal yaşam alanı olan çayır ve meralarda yetiştirildiğinde ayak
sorunları yok denilecek kadar azdır. Ancak günümüzde yaşamlarının büyük kısmını
kapalı mekanlarda beton zeminler üzerinde geçirmeye zorlanan ağır cüsseli, yüksek
verimli kültür ırkı sığırlarda topallık ve ayak problemleri sıklıkla yaşanmaktadır. Ayak
hastalıkları; damızlık niteliğini belirleyen et, süt ve döl verim kayıplarının yanı sıra,
tedavi giderlerine, gıda ve çevre kirliliğine de ciddi oranda yol açmaktadır.
Ayak hastalıklarında ortaya çıkan şiddetli ağrı beyinin hipotalamus ve hipofiz
sistemlerini bloke ederek, hayvanın bütün yaşam ve verim fonksiyonları alt üst
etmektedir. Bu nedenle erken teşhis ve zamanında yapılan ayak bakımları büyük önem
arz etmektedir.

Ağırlığın Taşınması; Sığırlarda ağırlığın taşınması
tırnağın dış kenarı ve ökçeler üzerinde olur (A-işaretli
kısım), tırnağın iç kısmı (B-işaretli) ağırlığın taşınmasına
iştirak etmez. İyi beslenen yani kan akımı normal olan ve
normal özelliklerini koruyan bir tırnakta bu işlem tırnak
canlı kısmı içerisindeki kan damarlarının, kan dolarak bir
amortisör görevi görmeleriyle sağlanılmaktadır.

Ayak; deri ve yumuşak dokular ile boynuzsu tabakayla
kaplı olan tırnak kısımlarından meydana gelir.
Hayvanın canlı tırnak boynuzumsu kapsülü; tırnak
içerisindeki canlı dokunun dış tabakasındaki hücrelerin
farklılaşması ile oluşur ve tırnağın canlı kısımlarını
korumanın yanı sıra ağırlığı taşıyan ayakkabı görevini
görür.

Tırnak, ön duvarından, tabandan ve ökçelerden düzenli
olarak uzar. Bu uzama normal olarak ayda; tırnak ön
duvarında 5-13 mm, tabanda ise 3-5 mm kadardır.

Tırnağın boynuzsu kısmında nem oranı; % 14-20, altındaki canlı dokuda ise %
15-30 olmalıdır. Nem oranı % 15’den az olduğunda kuru tırnak, % 30’dan fazla
olduğunda ise yumuşak tırnak olarak değerlendirilir. Islaklık tırnağın yumuşamasına ve
çabuk uzamasına kuruluk ise canlı dokunun sıkışması ve tırnağın kırılganlığının
artmasına neden olmaktadır.

Ayağın yumuşak ve sert dokularında yaralanma, incinme ya da mikropların
bulaşması veya tahrişine bağlı oluşan problemler ayak hastalığı olarak tanımlanır.
Bunlar kabaca; boynuzsu tırnak, tırnağın boynuzsu tırnak içerisindeki canlı dokusunun,
tırnak üzeri ve parmaklar arası derisinin hastalıkları, ayak bölgesindeki kiriş, kemik ve
bağların hastalıkları olarak ayrılabilirler.

Ülkemiz barınak koşulları, yetersiz ve kalitesiz kaba yem üretimi göz önünde
bulundurulduğunda ayak hastalıklarının süt sığırcılığında büyük ekonomik kayıplara ve
ciddi sağlık sorunlarına yol açtığı bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda ayak
hastalıklarının sürülerde görülme sıklığının % 30’lara kadar çıktığı, topallığın ise %
13’lerde olduğu anlaşılmaktadır. Bütün topallık olgularının % 12’sinin bacaklarda, %
88’inin ayaklarda gözüktüğü, bunlardan % 85’inin arka ayakların dış tırnaklarından
kaynaklandığı vurgulanmaktadır. Ayak hastalıkları entansif süt sığırcılığının
problemleri arasında birçok bölgede birinci sırada yer almaktadır.

Devamlı olarak ahırda barındırma, bağlı veya hareketsiz kalan hayvanlarda,
asitli rasyonlarla besleme (melas, küspe, vb.), aşırı konsantre yemle besleme, ahır
zeminin sürekli ıslak olması gibi nedenler tırnağın yumuşamasına ve çabuk uzamasını
sağlar. Tırnağın aşırı uzaması, kırılması, bozuk (deforme) tırnak yapılarının meydana
gelmesi, vücut ağırlığının tırnağın taşınma yüzeylerine dengeli aktarılmasını menfi
yönde etkiler ve bunun sonucunda tırnaktaki canlı doku hasar görür. Hasara bağlı
topallık meydana gelir.

Ayak sağlığı sorunları olmadığı düşünülen entansif olarak yetiştirilen sığırların
tırnakları üzerinde yapılan çalışmalarda, gizli laminitis oranının % 20 civarında olduğu
ortaya çıkmıştır. Amerika Birleşik Devletlerinde yapılan çalışmalarda bir inekte görülen
ayak hastalığının işletmeye maliyetinin yaklaşık 480 $ olduğu ortaya konmuştur. Uzun
süreli olgularda hastalığın şiddetine bağlı laktasyon sürecinde % 20’ lere varan et ve
süt kaybı oluşmaktadır.

 

Ayak hastalıklarının nedenleri aşağıdaki başlıklar altında toplanabilir;

  • Beslenme; İnce öğütülmüş tane yemler, lif uzunluğu yetersiz kaba yemler,
    kalitesiz kaba yemler, alışık olmayan yemler, ani yem değişiklikleri, süt sığırı
    rasyonundaki kaba yem oranının % 60’ın altına düşmesi, asitli rasyonlarla
    besleme (melas, küspe, vb.), aşırı besleme, kalsiyum, çinko, bakır, iyot,
    selenyum gibi mineral maddeler ve metionin, sistein gibi kükürtlü amino
    asitlerin eksikliği, rasyondaki toplam kuru madde yağ oranının % 4’ü geçmesi,
    yüksek oranda protein (toplam kuru madde % 17 den fazla),
  • Bakım ve idare; Kalabalık, hareketsizlik, kaygan beton ve kirli zeminler,
    zeminlerdeki çatlaklar ve küçük taşlar, dışkı ve idrarın yetersiz drenajı, sürekli
    ıslaklık, toprak ve benzeri yumuşak zeminlerden ani olarak beton zeminlere
    geçiş, hayvan refahının yetersizliği, doğum zamanındaki oluşan ayak
    hassasiyetinin dikkate alınmaması, uzun süre ayakta kalması, altlık
    kullanılmaması, kötü veya yetersiz yataklıklar, sıcaklık stresi, kötü ayak
    banyosu veya tahriş edici dezenfektanlar,
  • Enfeksiyonlar; bakteriyel endotoksinler, sistemik hastalıklar, mastit, metrit,
    şap, vb. ,
  • Kalıtım; kalıtsal ayak-bacak problemleri,
  • Hatalı tırnak kesimi
  • Tahıl veya konsantre yemlerin fazla verilmesi, rasyonda yapısal etkili kaba
    liflerin az veya kaba yemlerin lezzetsiz yada kalitesiz olması nedeniyle hayvanın
    konsantre yemleri seçerek yemesi sonucunda işkembedeki asidite artar. Rumende
    oluşan asiditeye bağlı sindirim sistemindeki mikrofloranın bozulması ile birlikte
    endotoksin salınmaktadır. Salınan endotoksin histamin artışına, histamin artışı da
    damarlarda genişlemeye sebep olmaktadır. Buna bağlı dokularda ödem oluşumu, damar
    hasarı ve keratin sentezinde azalma meydana gelir. Bu zincirleme reaksiyon sonucunda
    da aksama-topallık şekillenir. Aynı zamanda işkembede tükürükle tamponlanamayacak
    katar artan asidite, bağırsak hareketleriyle kalın bağırsağın son bölümlerine kadar gider.
  • Kalın bağırsaktaki asit ortam sebebiyle dışkı sümüksü, cıvık, köpüklü ve kabarcıklı bir
    hal alır. Dışkıyı bu formda gördüğümüzde asidoza bağlı topallık sorunu başlamış
    demektir.
  • Uygun havalandırmanın olmadığı barınaklarda veya uzun süren nemli ve yağışlı
    mevsimlere bağlı olarak tırnak dokusunda yumuşama, kuru ve sıcak mevsimlerde ise
    tırnaklarda çatlak ve kırıklar görülmektedir.
  • Bozuk yemlerle beslenme, endotoksin ve histamin artışına, bu da canlı tırnak
    dokusundaki kan dolaşımının bozulmasına sebep olmaktadır.
    Hayvanların, uzun süre ayakta kalması, sürekli olarak ayakların ıslak ve beton zemin
    üzerinde kalması, sıkışıklık, kötü (bad) huylu hayvanların varlığı, sürüye dışarıdan
    hayvan katılması veya sık sık grup değiştirilmesi ayak ve bacak travmalarına yol açabilir.

Sığırlarda tırnak bakımında uyulması gerekli olan kurallar:

Sığırların barınak içindeki yürüyüş ve duruşları sık sık gözlemlenerek, tırnak sorunu
olanlara vakit kaybetmeden müdahale edilmelidir. Yaklaşık % 7-8 damızlıktan
çıkarılma sebebi olan tırnak sorunlarının asgari düzeyde tutulabilmesi için;

  • Hayvanların rahat hareket edebilecekleri açık ve havadar ahırlar tercih
    edilmelidir.
  • Ayağın canlı dokusunu koruyan boynuzsu tırnak tabakası yumuşadığı takdirde,
    koruma görevini yerine getiremeyeceği için hayvanlar tırnaklarında yumuşamaya neden
    olabilecek ıslaklıklardan uzak tutulmalıdır.
  • Ahır zemini; mümkün olabildiğince temiz ve kuru olmalı, aşırı yumuşak veya
    aşırı sert tabanlardan kaçınılmalıdır.
  • “Hayvan Refahında 5 Temel Hak” kuralına uyulmalıdır.
  • Süt inekleri rasyonlarına çinko ve metiyonin ilavesinin faydalı ve ekonomik
    olduğu bildirilmektedir. Rasyonlara ilave edilen çinko, derinin bariyer fonkisyonunu
    güçlendirerek savunma sistemini geliştirmektedir. Çinko aynı zamanda hücre
    çoğalması, keratin sentezi ve immün tepki içinde gereklidir.
  • İnekler keskin kenarlı, batıcı, düzensiz ve bozulmuş zeminlerde
    yürütülmemelidir.
  •  Yatak yerlerinde/duraklarda hayvanın dinlenme süresini uzatmak için sap,
    kauçuk yatak, talaş, kum gibi yumuşak altlık kullanılmalıdır.
  •  Sürü içerisinde kötü (bad) huylu hayvanlara karşı tedbir alınmalıdır
  • Şap gibi salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı bir program dahilinde düzenli
    aşılama yapılmalıdır.
  • Tırnağın doğal yapısının korunması ve uzayan kısımlarda aşınmanın
    sağlanabilmesi için hayvanlara; padok içerisinde, sağımhaneye gidiş-gelişle veya
    merada günlük yaklaşık 1000 metrelik bir yürüyüş imkanı sağlanmalıdır.
  • Ayak sorunlarının önlenmesi ve yönetilmesi için işletmedeki tüm sağmal
    hayvanlar; ayak-bacak ve hareketlilik (lokomosyon ) yönünde skorlanmalı ve yapılan
    teşhis ve tedaviler günlük olarak kayıt edilmelidir.
  • Sivri-uzun, küt, yayvan-geniş, dolgun, kavisleşen, burulmuş, makasvari ve ayrık
    tırnak gibi ayak ve bacak yapısı genetik olarak kusurlu hayvanlar, seleksiyonla (sürüden
    çıkarma, ayak-bacak puanı yüksek olan boğa kullanmak vb) sürüdeki varlıkları
    azaltılmalıdır.
  •  Barınaklarda ayak hastalıklarının hazırlayıcısı olan idrar, dışkı ve çamur
    birikintilerine izin verilmemelidir.
  • Dışkı-idrar ile temasın azaltılması bakımından, zeminde düz betondan ziyade
    oluklu ve/veya ızgaralı zemin sistemleri tercih edilmelidir.
  • Ayak bakım ve tedavi malzemelerinin her kullanımdan sonra temizliği ve
    dezenfeksiyonu yapılarak malzeme kaynaklı bulaşma (kontaminasyon) önlenmelidir.
  • 3 aydan büyük sığırlar mümkünse beslenme ve hareket amaçlı çayırlara
    salınarak ayak/tırnak ve bacak yapısı geliştirilmelidir.
  • Hayvanların durdukları bağlama/dinlenme zemini, gübrelik ve idrar kanalına
    doğru eğimi ile idrar kanalının gübre çukuruna doğru eğimi % 1-2 olmalıdır,
  • Ayak hastalıkları görülen sürülerden hayvan alınmamalıdır.
  • Hayvanların dışkılama sırasında arka kısımlarının gaita ile bulaşmasının
    önlenmesi için, bağlama yeri ön–arka mesafesi ırk özelliği ve hayvanın cüssesi
    gözetilerek gençlerde 135-140 cm, erişkinlerde 175 – 200 cm olmalıdır.
  • Arka ayak ökçeleri hizasında başlayan idrar-dışkı kanalı, uygun genişlik ve
    eğimde olmalı, hayvanların ayaklarının kayıp içine girmemeleri için, araları çok geniş
    olmayan ızgaralarla örtülmelidir. Zeminde her türlü ıslaklığın (idrar, gaita vb.)
    giderilerek hayvanlar azami ölçüde korunmaya çalışılmalıdır.
  • Ayak ve tırnak bakımı; belli bir eğitimden geçmiş, sabırlı, hayvanları seven ve
    hoşgörülü davranan, yeterince güçlü kişilerce, hayvanların sabitlenebildiği bir
    düzenekte yapılmalıdır.
  • İşletmede; ayak hastalıklarına karşı veteriner hekim, tırnak bakım sorumlusu ve
    besleme uzmanı tarafından hazırlanan bir korunma planı olmalıdır.
    Padok veya mera dönüşünde, hayvanların ayakları tazyikli suyla
    yıkanıp temizlenmeli, parmaklar arasına sıkışabilecek sert ve batıcı
    cisimler yönünden kontrol edilmelidir.
  • Tırnağın normal yapısı bozulduktan sonra kesilip düzeltilmesiyle bile uzun
    süre vücut dengeyi sağlayamaz. Bu nedenle tırnak bakımı ve tırnağın normal
    yapısının korunması için; bir program dahilinde, yılda iki kez tırnak kesme ve
    düzeltme işlemi yapılmalıdır.
  • Topallık gözlenen hayvanın tırnak araları ve ayağı yıkanıp, taban, tırnaklar arası,
    ökçeler bölgesi ve tırnak üzeri derisi kontrol edilir. Herhangi bir kanamalı, irinlicerahatli
    görünümde bölge battikon gibi iyotlu bir antiseptik sürüldükten sonra üzerine
    sprey tarzı bir antibiyotik püskürtülerek hayvan bol altlıklı (25-35 cm kalınlıkta) bir
    bölmeye alınmalıdır.

Ayak Banyosu; ayak ve tırnak sağlığını korumak, tırnağın dayanıklılığını artırmak
ve ayak hastalıklarını tedavi etmek amacı ile hayvanların yürütülerek içinden
geçirildikleri veya bir süre içinde tutuldukları, içi antiseptikli su konulan havuzlar veya
ayak duşu ile yapılan temizlik ve asepsi işlemleridir. İşletmeler genel olarak iki tarzda
ayak banyosu kullanmaktadır.

Ayak banyolarından birincisi, içinde durulan, banyo havuzu 15 cm derinlikte yapılır.
Taban kısmı eğimli yapılır ve bir tahliye deliği bırakılır. Havuzun tabanın oluklu
biçimde yapılması, tırnaklardaki pisliklerin mekaniksel temizliğine yardımcı olur.

Banyodan geçirdikten sonra, hayvanların bir müddet kuru zemin üzerinde tutulmalıdır.
Bu tür banyolar, dışarıdan getirilen hayvanların, temiz bir işletmeye alınmadan önce 30-
60 dakikalık süreyle ayak banyosu yaptırılmasında kullanılmaktadır.

Diğerinde ise yürüyerek geçilen iki aşamalı banyo yer alır. Birinci banyo ayakların
temizliği için sadece su ihtiva eder. İkinci banyoda ise antiseptikli su bulunur.
Antiseptikli banyo havuzlarının içerisine % 7 – 10’luk göz taşı (bakır sülfat), % 7 – 10
çinko sülfat veya bu amaçla kullanılmak üzere ruhsatlandırılmış solüsyonlar
prospektüsüne uygun olarak doldurulur.

Ayak banyolarının kullanım sıklığı belirlenmesinde ayak-bacak kirlilik
skorlanmasından yararlanmalıdır. Kirli olmayan kuru ve temiz ayak – bacaklarda
gerektiğinde ayak banyosu yapılmalıdır. Aşırı kirlilerde ise ineklere her gün ayak
banyosu yaptırılmalıdır. Genel olarak da ineklerin sağımhane giriş veya çıkışında % 4
lük bakır sülfat (göztaşı) veya haftada 4 gün % 2 bakır sülfat çözeltisine düzenli olarak
basmaları sağlanmalıdır. Ya da banyo amaçlı ayak duşu kullanılmalıdır. Duştan sonra
ayağına dezenfektan püskürtülmelidir.

Şap, mavidil gibi viral hastalıklara bağlı ayak yaralarında ise antiseptik solüsyon
olarak; % 1-2 lik sodyum hidroksit, % 3-5’lik sodyum karbonat (çamaşır sodası), % 1-
2’lik sodyum hipoklorit veya % 1-2’lik potasyum hipoklorit’ten herhangi biri
kullanılmalıdır.

Ayak banyolarının uygulanmasında dikkat edilecek hususlar;

  • Hayvanların banyo suyunu içmemeleri için önceden sulanmış olmaları gerekir,
  • Antiseptiklerin tırnak üzeri kısımlardaki deriyi etkilememesi için banyodaki
    ilaçlı su yüksekliğinin 8 – 10 cm’ den fazla olmamasına dikkat edilmelidir,
  • Buharlaşma ile su kaybı nedeniyle ilaç yoğunlaşması oluşacağı göz önüne
    alınarak, ilaç etkisi kaybolmayacak, ancak zarar vermeyecek su ilavesi yapılmalıdır,
  • Ayakta taban ülseri veya başka bir açık yarası olan hayvanlar iyileşene kadar
    banyo uygulaması yapılmamalıdır,
  • Kullanılan dezenfektanların insan ve çevre için toksik etkileri olması nedeniyle
    ayak banyoları hazırlanırken eldiven ve gözlük kullanılmalıdır,
  • Ayak banyolarında kullanılan dezenfektanların seçiminde etkinliği ve
    maliyetinin yanı sıra toksitesi ve kalıntı süresi göz önünde bulundurulmalıdır,
  • Ayak banyosundan geçtikten sonra ineklerin ayaklarını sallamaları, bir veya
    daha fazla ayağı basmak istememesi veya banyo üzerinden atlaması ayak banyolarında
    sorun olduğuna işaret etmektedir. Tüm hastalıklarda olduğu gibi ayak hastalıklarında
    da tedavi çok zor ve masraflıdır. Her zaman ve her koşulda en ucuz ve en etkili
    tedavinin, hastalıktan koruma olduğu unutulmamalıdır.

İŞLETMEDE TUTULACAK KAYITLAR ve İDARE

Kayıtlar

Sürüdeki en iyi ineklerin seçilmesi amacıyla süt ve süt yağı verimleri ile ilgili
verilerin toplanmasına; 19. yüzyılın sonlarına doğru ABD (1893), Danimarka (1895),
Almanya (1897), Macaristan (1897), Finlandiya (1897), Norveç ve İsveç (1898) gibi
ülkelerde başlanılmış 20. yüzyılın başında da pek çok ülkeye yayılmıştır. Günümüzde
modern işletmelerde hayvana ait tüm verim parametrelerinin (süt, süt yağı, süt proteini,
et, yemden yararlanma, döl verimi, verimli ömür süresi, tip özellikleri, genetik kusuru
vb.) yanı sıra sağlık (hastalık, aşı, ilaç, serum ve test uygulamaları) kayıtları da düzenli
olarak tutulmaktadır. Ancak ülkemizde hayvancılık işletmelerinin henüz uluslararası
standartlarda ıslaha ve sağlığa dönük kayıt tutmayı içselleştirildiğini söylemek güçtür.
İşletmedeki hayvanlar; doğumundan sürüyü terk edinceye kadar geçen süredeki
tüm bireysel bilgiler, verimlerine ilişkin değerler, yaşam boyu yapılan uygulamaların
tamamı sürü yönetim programına günlük/anlık kaydedilmeli ve anlık olarak
izlenebilmelidir. Bu çerçevede;

  • Bireysel tanımlama (hayvanın; numarası, doğum tarihi, cinsiyeti, ırkı, annesinin
    numarası, doğduğu işletmenin numarası)
  • İşletmede buzağılayan ineklerin buzağılama tarihi, buzağılama tipi ve şekli,
  • Tohumlanan hayvanın numarası, boğanın adı ve numarası, tohumlama tarihi,
    tohumlamacı adı,
  • Yem ve yemlemeye ait bilgiler,
  • Su analiz sonuçları,
  • Çeşitli dönemlerdeki canlı ağırlıklar (doğum, sütten kesim, 6.ay, 12.ay, ilkine
    tohumlanma, sağım dönemleri, kesim vb.),
  • Sürüden çıkarılan hayvanlar için tutulan kayıtlar,
  • Bireysel süt verimi, sütteki yağ, protein oranı ve somatik hücre sayısı, beta
    kazein (A1, A2), Kappa kazein (AA, AB, BB)
  • Linear Tanımlama (tip/morfoloji) skorları,
  • Çeşitli fizyolojik dönemlerdeki Vücut Kondisyon Skorları (VKS)
  • Dönemsel lokomosyon skorları,

Kirlilik skoru belirlenirken; ineklerde ön ve arka meme lobu ve başları ile
dirsekten tırnağa kadar olan bölgelerdeki kirliliğe bakılarak sürü veya barınak bölmeleri
(kurudakiler, buzağı bölmesi gibi) için değerlendirmelerde bulunulur(1-5 Skalasında; 1-
meme ve dirsek altı temiz, 5- meme ve dirsek dışkı veya çamurla sıvalı). 4 ve üzerindeki
kirlilik skorunun, sürüde hayvan refahı ile meme, üreme ve ayak sağlığı sorunlarının var
olduğunu işaret etmektedir.

İşletmede hayvanlarda Kirlilik Skoru 2’nin altında tutulması sağlık ve verimin
güvencesidir. Bazı ülkeler, dirsek altı ve memeye ilave olarak kalçadaki kirliliği de
Kirlilik Skoruna dahil etmektedirler.

  •  Kuruya çıkarma tarihi,
  • Sağlık bilgileri (aşılama, hastalık, tedavi vb.),
  • İşletmedeki tüm sütçü ve kombine ırkı dişi sığırların pedigrilerine, çağdaş
    (ıslahta ileri) ülkelerdeki gibi kendisi ve ebeveynlerinin tanımlama (küpe numaraları)
    ve performans bilgileri eksiksiz bir şekilde işlenmelidir. Hayvan ıslahının olmasa olmazı
    sütçü ve kombine ırkı damızlık dişi sığırın karnesi olan pedigrisinde;
  • Laktasyon Değerleri (305 güne göre düzeltilmiş); süt verimi (kg), süt
    yağı ve protein oranı (%) ve süt yağı ve süt protein miktarı (kg)
  • Tip Puanları; ayak-bacak, beden yapısı, meme ve sağrı skorları
  • Sütçü ırklarda; sütçülük formu değeri,
  • Kombine verim yönlü ırklarda ise etçilik formu değeri
  • Verim Ömrü,
  • Kondisyonu,
  • Döl Verimi,
  • Somatik Hücre Skoru,
  • Sağım Hızı,
  • Buzağılama Kolaylığı vb.
    performans bilgileri yer almalıdır.
  • İşletmedeki etçi ırkı dişi sığırların pedigrilerine kendisi ve ebeveynlerinin
    tanımlama ve performans bilgileri eksiksiz bir şekilde işlenmesi sağlanmalıdır. Bunlar;
  • Buzağılama Kolaylığı,
  • Fertilitesi,
  • 200-210 Günlük Süt Verimi,
  • Yavrularının Doğum, Sütten Kesim ve 1 Yaş Canlı Ağırlıkları
  • Verimli Ömrü,
  • Büyüme Potansiyeli,
  • Kas ve İskelet Gelişimi,
  • Ortalama Günlük Canlı Ağırlık Artışı (kg),
  • Karkas Puanı,
  • Irk Karakteristiği,
  •  Uysallığı

10-100 baş sağmal ineğe sahip işletmelere ayda en az bir kez, daha büyük
sürülere ise buzağılayan ineklerin sayısının fazlalığından dolayı haftada en az bir kez
olmak üzere sorumlu veteriner hekim ziyaretinin yapılması gerekmektedir. Söz konusu
ziyaretler, suni tohumlama, doğum veya tedaviye çağrıdan ayrı, tüm sürü sağlığı ve
refahını gözden geçirmeye yönelik olmalıdır.

İdari Tedbirler

İşletme sahibi ve/veya sorumlusu, farklı hayvancılık projeleri içinde yer alarak
yerli ve yabancı uzmanlardan bir şeyler öğrenme fırsatı ile yurtiçi ve yurtdışında teknik
gezilere, fuarlara ve eğitimlere katılma şansını kullanarak, bilinçlenmeli ve vizyon
sahibi olmaya çalışmalıdır.

Hayvancılıktaki gelişmeler doğrultusunda tüm çalışanların; birbiriyle iyi
düzeyde iletişim kurmasını sağlamalı, görülen eğitim eksiklikleri uygulamalı
eğitimlerle giderilmelidir. Çalışanların kendini geliştirmesine imkan sağlamalıdır.
Bölgedeki başarılı işletmeler takip edilerek, çıkarsamalar yapılmalıdır. İyi
örnekleri değerlendirmeye almak, bilgi kaynaklarına başvurmak ve uzmanlardan
yardım almak, başarının olmazsa olmazıdır.

İşletmenin gelir ve gider kayıtları sağlıklı tutulmalı, sık sık maliyet analizleri
yapılarak işletmede gerekli düzeltmelerin zamanında yapılması sağlanmalıdır.

Çalışanların hayvanlara yaklaşımı gözlenerek, işini severek yapmasını
sağlayacak motivasyon araçları kullanılmalıdır.

İşçi değişikliğinin hayvanlarda strese yol açacağı hesaba katılmalıdır.
Çalışanların refahını öncelemeden hayvan refahının sağlanmayacağı bilinmelidir,

Sürü sağlığı ve yönetimi, işletmenin karlılığı üzerinde 1. Derecede rol
oynamaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalarda süt ineği yetiştiriciliğinde sürüden
çıkarma nedenleri sırasıyla; infertilite (kısırlık), mastitis ve ayak hastalıkları olarak
sıralanırken en az bunlar kadar önemli bir faktör olan yaş ise ancak 4. sırada yer
almaktadır. Oysa 30-40 yıl önce sürüden çıkarma nedenleri arasında yaşlılık 1. sırada
yer almaktaydı.

İşletme sahibi veya sorumlusu zorunlu olmadıkça çalışanların işine karışmamalı,
çalışanlara sadece yapacağı işin tanımı ve gereklerini önceden bildirmeli ve onu
istemlidir.

İşletmenin sağım ve buzağı bakımında hayvanlara daha iyi davranan kadınlara
öncelik verilmelidir.

İŞLETMEDE BİYOGÜVENLİK

(Hastalık ve Zararlıları Önleme) TEDBİRLERİ
Biyogüvenlik; hastalık ve zararlı etmenlerinin hayvanlardan/işletmeden uzak
tutulmasını sağlayacak tedbirlerin tamamıdır. Hastalıkları tedavi etmenin maliyeti 90
TL ise koruma maliyetinin 10 TL olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Tedavi
masraflı olduğu gibi başarı şansı her zaman korumdan daha düşüktür.

Biyogüvenlik temel ilkeleri

Seçicilik; enfeksiyon riskini azaltmak için menşeini bilmediğiniz hayvanları satın almayın.
Satın alacağınız hayvanların sağlık durumu/statüsü en az sizdekilerle eşit veya daha yüksek
olmalıdır. İşletmenin sağlık statüsü bir program dahilinde sürekli iyileştirmeye çalışılmalıdır.
Sıkı izolasyon; satın aldığınız hayvanlar işletmeye geldikten sonra enfeksiyöz hastalıkların
bulaşma riskine karşı karantinaya alınmalıdır.

Hareket kontrolü; işletmeye hastalık bulaştırabilecek tüm insan, hayvan ve araç trafiği
kontrol altına alınmalıdır.
Sanitasyon; çiftliğe giriş yapmasına izin verilen insan, araç ve ekipmanların temizlik ve
dezenfeksiyonu yapılmalıdır.

Bu bağlamda büyükbaş hayvan işletmelerinde;

  • Barınakların yapımı, hayvanların bakım ve beslenmelerinde uzmanların
    önerileri dikkate alınmalıdır,
  • İşletmede katı ve sıvı atık yönetim sistemi kurulmalıdır,
  •  İşletmede zararlılarla (iç-dış parazit ve kemirgenlerle) mücadele, bir program
    dahilinde yürütülmelidir,
  •  Yıllık programlar dahilinde tüberküloz, paratüberküloz, bruselloz gibi
    hastalıklar yönünde sürünün sağlık durumunu belirleyecek testler yapılmalı, pozitif
    hayvanlar hızla sürüden uzaklaştırılmalıdır,
  • Aşıların, sürü bakım-beslenmesi ve refah koşullarının yeterli olduğu
    işletmelerde daha iyi çalıştığı/netice verdiği unutulmamalıdır.
  • Hayvanların; şap gibi bulaşması muhtemel hastalıklar yönünden bağışıklık
    düzeyleri tespit edilerek, yıllık programlar dahilinde mutlaka koruyucu olarak
    aşılatılmalıdır,
  •  Gebeliğin ilk 3 ayı hassas dönem olduğu için anaç sığırlar öldürücü bir salgın
    hastalık söz konusu değilse tohumlamadan önce aşılanmalıdır.
  • Hayvanlarda, aşırı sıcaklıklar, yağışlı soğuklar, nakliye, sütten kesme, grup veya
    yer değiştirme, ani bakım ve besleme değişiklikleri başlıca stres faktörleridir.
    Aşılamalar, mümkün olabildiğince sürüde stresin en az olduğu dönemde yapılmaya
    çalışılmalıdır. Strese maruz kalmış hayvanlarda, aşıdan beklenen bağışıklık seviyesi
    oluşamaya bilmektedir.
  • Yem ve su kaynaklarının dışkı atıkları, idrarla, fare, köpek ve yabani hayvanlarla
    kontaminasyonu önlenmelidir,
  •  İşletme çalışanlarının başka işletmelere veya sorumluluğu dışındaki hayvanlarla
    teması sınırlanmalıdır,
  •  Hayvan barınaklarında çatlak ve yarıklar, elektrik, su ve makine gibi arızalar
    vakit geçirilmeden tamir ettirilmelidir,
  •  Zemin tabanlarında zamanla meydana gelebilecek oyuklar, çukurlar, çatlaklar;
    fiziksel yaralanmalara sebep olabileceği gibi buralarda birikecek dışkı ve idrar kokuya,
    hastalık ve zararlılara kaynaklık edeceği için en kısa sürede tamir edilmelidir,
  •  Hayvanlara yedirilecek bütün yemler mikroorganizma ve küfler yönünden
    izlenmelidir,
  •  Hayvanlara sadece içilebilir nitelikte taze su verilmelidir,
  • Zorunlu olmadıkça dışarıdan damızlık dişi hayvan satın alınmamalıdır (sürü
    kapalı olmalı),
  • Dışarıdan mevcut sürüye katılacak tüm hayvanlara, karantina tedbirleri tavizsiz
    uygulanmalıdır,
  •  İşletmeye bütün girişler (yem, ziyaretçiler, malzeme, hayvan alımı vb.) kayıt
    altına alınmalıdır,
  •  İşletmede anlık sağlık ve verim kayıtları tutulmalıdır,
  •  6 aylığa kadar olan buzağılar, daima yetişkin hayvanların dışkılarından uzak
    tutulmalıdır,
  •  İşletmede hasta veya hastalıktan şüpheli hayvanlar sağlam hayvanlardan derhal
    ayrılmalıdır,
  •  Yedi aylıktan ileri gebe hayvan ile bir aylıktan küçük buzağı satın alınmamalıdır,
  •  Sığırlar, koyun-keçilerle aynı ortamda barındırılmamalıdır,
  • Ölü hayvan kadavraları, kontamine (bulaşık) yem ve altlıklar usulüne uygun
    gömülmeli veya yakılmalıdır,
  • Başıboş hayvanların işletmeye girmesi önlenmeli, işletmedeki kedi ve köpekler
    bir program dahilinde aşılanmalı iç ve dış parazit mücadelesi zamanında eksiksiz bir
    şekilde yapılmalıdır,
  • Yem depolarının çatı ve çevrelerine; kuşların gelmesini önlemeye dönük, ses
    çıkartıcı rüzgar gülü gibi cihazlar kullanılmalıdır,
  •  Kaba yem ve içme suları en az yılda bir kez kimyasal ve biyolojik maddeler
    yönünde analiz edilmelidir,
  • İşletmedeki bütün barınaklar, alet ve ekipmanlar, suluklar, fanlar ve drenaj
    kanalı önceden programlanmış zaman dilimlerinde temizlenip dezenfekte edilmelidir,
  • İşletmede kullanılacak kimyasalların (ilaç, dezenfektan, insektisit vb.) seçiminde
    kalıntı ve toksik etkileri dikkate alınmalıdır,
  •  Kullanılacak ilaç ve kimyasalların kullanım talimatına uyulmalıdır,
  • Yabancı kişilerin, işletme sahibi, veteriner hekim ve çalışanların; işletmenin
    hazırlamış olduğu biyogüvenlik(hastalık ve zararlı önleme) tedbirlerine riayet etmesi
    sağlanmalıdır,
  • Vücut Kondisyon Skoru uzun süre 1,5 altında olan, kronik ve/veya nükseden bir
    hastalığa sahip hayvanlar bekletilmeden sürüden çıkartılmalıdır,
  • İşletmedeki hayvanların sağlığı için risk oluşturabilecek her bir hastalık ve
    zararlıya özgü biyogüvenlik ve kontrol programı oluşturulmalıdır,
  • 10-100 baş sağmal ineğe sahip işletmelere ayda en az bir kez, daha büyük
    sürülere ise buzağılayan ineklerin sayısının fazlalığından dolayı haftada en az bir kez
    olmak üzere sorumlu veteriner hekim ziyaretinin yapılması gerekmektedir. Söz konusu
    ziyaretler, suni tohumlama, doğum veya tedaviye çağrıdan ayrı, tüm sürü sağlığı ve
    refahını gözden geçirmeye yönelik olmalıdır,
  •  Salgın veya zoonoz bir hastalık görüldüğünde, en seri şekilde il-ilçe gıda tarım
    ve hayvancılık müdürlüklerine haber verilmelidir,
  •  İşletmedeki hayvanların sağlığı, bir veteriner hekimin sorumluluğu
    altında olmalıdır.

“Büyükbaş Hayvan Yetiştiriciliği” üzerine 1 yorum

  1. volkan öz says:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir